23 Mart 2016 Çarşamba

Varsaydım.


Meselalar görüyorum
Mesela kucağımda kitap okuyorsun
İyice dalmışsın beni unutmuşsun
Üzerimde o kadar huzurlusun ki
Kuşkusuz rahatlık çekiyorsun
Demiştim ya beni unutmuşsun
İşte ben o an seni izliyorum keyifle
İşaret parmağını küçük kedi dudaklarına götürüşünü
Küçük parmaklarınla dalgın dalgın sayfayı çevirişini
Sonra elini tekrardan bacağıma koyuşunu
Yeni sayfaya geçtiğin için nefes alıp kitabın içine yeniden dalışını
İşin ironisi ise biz bu kitabı beraber okuyoruz
Bunun için kucağımdasın, uzanıyoruz zaten
Bunun dışında rahatsız edilmek istemezsin kitap okurken bilirim
Fakat üzgünüm sevdiceğim
Beraber okuduğumuz kitabı okumaya başladığımız vakit
Ben o an seni okumaya başlıyorum
Bu güzel fırsattan istifade
Senden gizli kitabın özetini çıkartıyorum
Böyle numaralar çevirecek adam değildim
Fakat sen olunca yapıyordum işte
Ne gurur ne prensip ne ayıp ne de kayıp

22 Mart 2016 Salı

Filtreli Kaçış

Bir çeşit arınma yoluydu bu

Kedinin yaralarını yalaması gibi

Baca temizliği mesela

Yürümek mesela

Uyumak mesela en güzel kaçış yoludur

Kaçmak bile değil

Yattığın yerden dondurmak her şeyi

Bu filtrelerin bir sonucu vardı elbet

Sonuç. Her şey olduğu gibi aynı

Mesele değişim değildi

Mesela anlık kaçıştı

İşinden kaçış

Dışarıdaki seslerden kaçış

İçindeki dilsiz çığlıktan

Beynindeki kemirgen seslerden

Şarkılardaki iğneleyici anılardan

En kötüsü de karşına bir anda çıkan

Acı gerçek duvarlarından kaçış

15 Mart 2016 Salı

Yeni papatya zamanı.

Telefonu çaldı. Halbuki dün bu kadar erken saate alarm kurmadı. Hatta alarm bile kurmadı. Kalktı. Telefona bakar bakmaz anladı. “Ah be Samatya. 5 yıl mı oldu şimdi? Yoksa 55 yıl mı? Neyse “sayma hiçbir zaman” demiştin; istikamet Bülbüldere mezarlığı.” dedi kendi kendine. Ve geleneğini yerine getirmek için kalktı yatağından. Banyoya girdi 5 dakika kısa bir duş aldı soğuk suyun altında bekledi, kurulandı. Aynanın karşısına geçti. Sakallarını kesti. Vazodaki dolu papatyalardan bir demet aldı defterinin arasına koydu. Mezarlığın yolunu tuttu. Nefret ediyordu bu yoldan. Sevdiği kadına kavuşacağı için gıkını çıkartmıyordu dışından. Motorundan indi. Çantasını yanına aldı, mezarına 100 metre vardı göz yaşları aktı. Adımlarını yavaşlattı, hızlı hızlı göz yaşlarını durdurmaya başladı. Mezarın başına bu şekilde oturmak istemiyordu. Kontrol etti kendini sonunda. Oturdu köşesine toprağı okşayarak “merhaba güzel gözlüm” dedi gülerek sevgi gösterisinde bulundu. “Nasıl gidiyor uykun? Rahatsız değilsin dimi? Bende iyiyim, iyi bakıyorum kendime her şey aynı sevdiceğim. ” dedi. Çantasını dizine koydu içindeki defteri ve kitabı çıkarttı. Mezarlığın üzerinde yüzlerce kurumuş papatya vardı. Buraya her geldiğinde ona yazdığı defterin içindeki önceden koyduğu papatyayı yine her zamanki gibi attı mezarına kuruyan papatyayı attı üzerine, yeni papatyayı koydu defterin arasına bir sonraki ziyaretine kadar defterin arasında kalacaktı yeni papatya, yenilenmek adına. Defterinden o hayatta yokken neler yaptığını; ona hitaben neler yaptığını yazardı ve her ziyaretinde ona okumaya gelirdi. Ha birde Cemal Süreya’dan bir şiir. Bazende kendi yazdığı şiirleri okurdu. Bunları tekrar etmeye başladı. 

8 Mart 2016 Salı

Huzura bulanalım.

Kafamı omzuna koydum.
Yeryüzünün en keyifli seyahati için yerimi almış gibiyim.
Senin başın benim göğsümde çok güzel duruyordu.
En güzel uykuna orada dalıyorsun.
Başım omzunda iken
Burnumun ucuna bir tutam eklerim saçlarından.
Narkoz etkisi yapardı kokusu kafamda.
Unutuveriyordum her şeyi.
Hadi! Kalk. Yedi Göllere yerleşelim.
Yeter artık 38'e dayandı merdiven.
Koyun misali okul okuduk.
Köpek misali çalıştık didindik.
Kedi gibi seyahatler ettik.
Şimdi koala olma vakti.
Belki bir sahil kasabası.
Belki de bir orman evi.
İkisinin de anlamı güzelliği
Senin varlığını hissettikçe güzel. 

2 Mart 2016 Çarşamba

Çığlık çığlığa sessizlik.

Sessizlik.. Sessizliği dinlemek diye bir kavram var ne kadar avam bir tabir. Sessizliğiniz en büyük çıkış yolunuz aslında, dış dünyada ki sessizlik değil. Kulağınızın beyninizin içindeki sessizlikten bahsediyorum. Bir ses geliyor aslında. Henüz dünyada tanımı olmayan bir ses, tanımı olmadığı için açıklayamıyorum. Fakat en derin sessizliğinizin içindeki ses aslında size hakikati öğreten varoluşunuzu ve yaşamın bir çok çizgisini fark ettiren bir ses bu. Dış dünyadan koptuğunuz vakittir aslında. Sessizliğin içindeki sesi anlamaya başladığınız vakit delirme aşamasına hoş gelmiş oluyorsunuz. Ve bütün bu girdiğiniz durumların hiçbir açıklaması tanımı kalıbı benzeri olmadığı için hiç kimseye hiçbir yere aktaramıyorsunuz içinde bulunduğunuz durum ile birlikte öylece kalıyorsunuz. Burada ise acı gerçek kavramını durumunuzdan ötürü yavaş yavaş sindirme eylemine geçiyorsunuz. Üzgünüm. İyi bir şey fakat her şeyin bir bedeli olduğu gibi bu durumunda başlıca bedeli bu.

25 Şubat 2016 Perşembe

İki taraftan biri daha çok.

Allah kahretsin ki hayatta; aşkta iki taraftan biri daha çok sever biri daha çok üzülür biri daha çok… diye bir şey yokmuş aslında. Kimin gönlü kimi çok severse, kimi çok isterse kanı kime hayranlık derecesinde kaynarsa kime yalvaracak derecesinde duygular beslerse kime sade samimi rahat tavırlar beslerse kime bütün bunları gerçekten hissettirmek isterse o karşısında kişi de aynı şekilde bütün bunları noksansız bir hamle ile aynı duyguları yansıtırsa; o ikisi aşkı yaşıyor huzuru doruklarında yaşıyor demektir. Kesinlikle eşit durumda değillerdir biri daha çok biri daha az durumda da değillerdir ölçülmez bu. Fakat derinine inmek gerekirse durum bundan ibarettir. Üzgünüm en acı tarafı da bu gerçeği sindirebilmektir.

14 Şubat 2016 Pazar

Farklı bir mevsim

Gözlerine baktığımda yaşamaya dair bazı pırıltılar görüyodüm. Sen bu kadar yaşamayı istemezken ben bu kadar yaşamayı istemezken biz her gün her gün ölüp dirilirken ben bu sabah senden habersiz gözlerinde senin el yazına benzer iki satır buldum Samatya. “Her şeye dair yaşamak, her şeye dair isteklerin tamamlanması gerekir beraberce. Son zaten bellidir.” Yazıyordu. Gözlerinde ki ormanlık puslu değildi bu sefer. Herkesten, senden benden habersiz mevsim değiştirmişlerdi. Farklı bir mevsim. Belki iki gözünün bile birbirinden haberi bile yok. Biri turuncu beyaz bir renkte bir mevsime bürünmüş. Diğeri ise siyah mavi renklerin hakim olduğu bir başka mevsim boyutu. Bunlar yaşamanın, değişimin ve her şeyin mümkün olacağını sadece gerçekten onu isteyip doğru doğru gitmemizin habercisiydi. Ben bu sabah yine sana gözlerimi açarken ilk defa senden habersiz sen yüce uykuna dalmışken ben gözlerine minnettarlığımı belirttim. İçimde ölen umudu yeniden dirilttiği için mümkünatın sadece bizim isteğimiz çerçevesinde işlediğini gerçekten anlamamı sağladığı için. Bu sabahtan sonra bütün sabahlar bize doğacak sevgilim. Her gece umarım sabahı göremeyiz bu gece son bulur artık demek yerine. Umarım bu gece son bulmaz hemen sabah olup hayatın tadını çıkartmaya devam ederiz. Diyeceğiz sevgilim. Her şey çok güzel olacak. 

10 Şubat 2016 Çarşamba

Acı gerçek: 98764523121

İnsan “her ne yapıyorsa yapsın” bunun bütün sebebinin “dikkat çekmek üzerine” olduğunu bildiğimden beri son 5 yıldır elimden geldiğince sıradan yaşamaya çalışıyorum ve daha kötü bir şeyin farkına vardığımdan beri güzel işler takdir edilecek şeyler yapmıyorum yapabilsem bile: Demek ki neymiş? Sen karşında ki insanın gözünde seni gördüğü kadarsın aslında, “sana kendi için de kendi kafasında gözünde neyi yakıştırırsa sen osun aslında onun için.” Kişisel olarak istersen “işe yaramazın biri ol.” İstersen son derece “her alanda prof biri ol.” Bu hiçbir şeyi değiştirmeyecek. Bu konu pek kimseninkabul etmediği hoşlanmadığı acı bir gerçekler kavramlarından biri. Fakat herkes bunu yapıyor hepimiz bunu yapıyoruz ister istemez. Yani sen aslında kimin gözünde hangi kalıba koyulursan onun dışında hiçbir şey değilsin, düzeltmek için onarmak için istediğin çabayı göster sen o kadarsın. Fakat bu acı durumun üzerine kişisel olarak “bence” bir çıkış yolu ararsanız; artık bunun farkına vardığınıza göre kabullendiğinize göre bu kavramın zıttına doğru yürüyün her zaman, o zaman kendi içinizde rahatlığa erişebileceksiniz.

6 Şubat 2016 Cumartesi

Süzgeç-Kalıp

Yaşadığımız, yani içinde bulunduğumuz çağın en büyük onarımların'dan biri artık herkesin her şeyi bilme kavramının doğması, artık herkesin her şeye erişebilme avantajı. Tabi ki de hiç fark etmediğimiz bir şekilde oldu.

Bunlar beynimiz ile, kendi kendimize kendi irademiz ile olması gerekirken, başkalarının dayatması; dayatmadan kastım ortaya sunduğu teknolojik nesneler ile bize en güzel imkanlar sağladıklarını sanmamızı sağladılar. Ve de bizi kendi içimize kendi düşüncemize dönmek yerine aksine onlardan bizi uzaklaştırmak ve her şeyi onların bize sunduğu şeyler açısından onların dayatmasından güzel bir renk haline getirerek bunu bir çeşit minnettarlık üzerine sundular. Bunun en kötü durumlarından biri de doğallıktan hallice insan beynine önceden bir şey koymak, o şeyi bilmesi ya da bilmemesi önemli değil. Onu yönetmek onun düşüncelerini dondurmak adına ona hazır kalıplar yerleştirmek oldu. Bunun en kötü tarafı da çağımızın kötücü duygusuna yer vermek oldu, yani ön yargı kalıpları oluştu.

Biz her şeye rahatça erişebildiğimiz ve eriştiğimiz her ne ise onu bilmeden "o" sandığımız hazıra yattığımız için haliyle her şey hakkında bilgi fikir sahibi olduğumuz için bir donanıma kavuştuğumuzu sandık.
Ve çevremizdeki her şeye kalıplar giydirmeye başladık onları en detaylı bir şekilde incelemek yerine, yüzeysel bakarak onları “bildik” sandık. En önemlisi ise canlılara, insanlara karşı isteklerimiz çerçevesinde bir süzgeç yarattık beynimizde, herkese her şeye karşı farklı farklı tane tane süzgeçler yarattık, ön yargı süzgeci.

O süzgeçlerin çevresine condoma benzer kalıp çeşitleri giydirdik bunlar bizim isteklerimizdi, süzgecin ince deliklerini oluşturan teller ise bizim kafamıza bizim kontrolümüz dışında belirli bir konu bir nesne ya da bir canlıya karşı bir şey düşünmemişken “tamda sırası” deyimi ile eriştiklerimizi bilmediklerimizin yerine koyduk ve o ince küçük delikli teller onlardan oluştu. Sonra hayatımıza giren her ne olursa olsun canlı cansız her şeyi önce o süzgeçten geçirmeye çalıştık ve tabi süzgecin dışına giydirdiğimiz kalıplar çerçevesinin dahilinde. Böylelikle her şeye karşı böyle hareket etmeye tepki vermeye başladık. 

25 Ocak 2016 Pazartesi

Görünecek olan son yazım.


Bu sabah erken kalkmak istedim, her zaman olduğu gibi bilgisayarımı açıp önce maillere baktım, doktorumun sekreteri hastaneye çağırmış. Çok boşlamıştım zaten… Doktorumun odasında hep olduğu gibi yine son durumumu konuşmaya başlamıştık. Kötü bir koku alıyordum bu akıcı gitmeyen muhabbetten. Ve can alıcı cümle geldi “Onurcum maalesef hastalığının 4. evresine çok yaklaşmışsın.” Bu.. Yani bilmiyorum ne söyleyeceğimi. Bunu işittikten sonra ki ilk 5 saniye her şey ağır çekime alındı gözümde kulağımda. Ve tabi ki sonra da her şeyin üzerine kalemle çizgiler atma anları. Bunlar anlamsız gelebilir onun için açıklamak isterim: Böbrek hastalığında ki bu tanı; 5 evreden oluşuyor, ilk 1 2 3 evre çok yavaş sürüyor 3. evreye gelene kadar çok rahat oluyorsunuz. Fakat şöyle garip ve kaçınılmaz tarafı var, 3. evreyi geçtikten sonra her şey çok hızlı gelişmeye başlıyor yani 4 5′e çok hızlı geliyor. Engelleyemiyorsunuz, 10-12 yıllık doktorum. Adam karşımda çatır çatır savurdu yüzüme son durumumu. “4. evrede iyice bitkin düşme, belki düşüp bayılmalar, 5. evre de makineye bağlı yaşam. Şimdilik sadece sigarayı ve alkolü kesebilirsin. Onun dışında biz başka çözüm yolları bulacağız gözümüz kulağımız yurt dışında, tıbbın yeni tedaviler üretmesini bekleyeceğiz.” dedi. Zaten zelzeleyle geçen bu matem içinde ki yaşamımda bir yıkım anı daha yaşadım bu gün itibari ile. Oturup beklemeyi düşünmüyorum. 2 yaşımdan beri tıbbın bu hastalıkla ilgili yeni tedavi yöntemleri üretmesini bekliyordum zaten. Ben 5. evreye doğru koşan hastalığımı hiçbir şey yapmadan izleyemem, en azından içimde kalan kişisel amaçlarımı gerçekleştirebilirim. Ölümün soğukluğunu ensemde hissedip öylece duramam. Bunun için buralarda olmayacağım uzun bir süre, hiçbir yerde olmayacağım. Yakınlarıma özel bir açıklama yapmaktansa tek tek, böyle daha etkili olacağını düşünüyorum. Lütfen teselli mayetin de ki geçmiş olsun dileklerinizi kendinize saklayın, çünkü geçmiyor amınakoyim geçmiyor. Burayı seviyordum çünkü varlığımın fark edildiğini bilmek 3 5 kişi tarafından da olsa açıkçası hoşnut ediyordu, pek aşina olmasam da böyle şeylere.  Neyse. Sağlıcakla. 
19 Ocak 2016

14 Ocak 2016 Perşembe

Yaşamın umut penceresi.

Bu rutubet kokan pencerenin, beyaz halinden küflenmiş siyaha dönen ahşap panjurlarını görmek iç açıcı olmasa gerek. Fakat asıl heves veren ve bu duruma katlanmamı sağlayan şey benim hayata böylesine bir pencereden bakmamı sağlayan bir umut tanesi. Her ne kadar güneşte ki aydınlık ışığının odama girmesini kalın perdem ile engellesem bile ve pencere ile içli dışlı olmasam bile, kafamı oradan çıkartıp her baktığımda insanları unutup tabiatın yüceliğini günün akşam üstü vakitlerinde hafif esen rüzgarını içime çekip etrafı kısa bir süreliğine izlemek içimde ki küçük umut tanesinin yeşermesine sebep oluyor.. Merak etmiyor değilim, o pencereden kafamı çıkartmak yerine çürümeye ramak kalan bedenimin ne zaman oradan geçeceğini, bu yaşama insanlara katlanma evresinin ne zaman nasıl bir şekilde son bulacağını merak ediyorum. O gün gelene kadar içimde ki toz halinde de olsa küçük umut tanesini gizli gizli beslemeye çalışacağım. Avarelik ile geçen yaşamımın büyük bir kısmının değişeceğini umuyorum. Bunun için önüme tahtadan basamaklar yapıp çiviler çakıyorum. Adımlarımı gelişen acı olaylarına göre değil; “olduysa bir daha olmaz” düşüncesine göre atıyorum... Biri geldi ve elime bir el feneri sıkıştırdı. Bana içimde ki küçücük umut tanesi ile eş değer miktarda bir ışık gösterdi, boyutsal uzaklıklarda. Yaşadığım iğrençlik ötesi karanlık durumumdan ayağı kalkıp bana gösterdiği ışığa doğru yürüyorum. Ona ulaşmak için iyi basamaklar kurup iyi adımlar atacağımı biliyorum. 

8 Ocak 2016 Cuma

s218

“Neden beni sevmek istemiyor artık? Beni her gün her gün öldüren de bu. Ayrılık kararını pek sorgulamamıştım. Fakat ben kendi kendime binlerce neden yarattım onun adına, sayfaları eskimiş defterler de “belki de böyle düşünerek bitirmek istemiştir” başlıklı binlerce yazı yazdım kendimi avutmak adına. (Kişisel olarak yazmam gereken tonlarca şey var iken, yazımı 3 aydır geciktirdiğim beni hala bekleyen dergiler var iken, yayın evinin teklifi üzerine kitabımın basım kararını henüz almamış iken üstelik.. Fakat hepsi bir anda dondu, dünya da keza. Zaman. Ses. Hareket… Ve bir anda kendinizi soğuk duşun altında hıçkırarak ağlarken buluyorsunuz. Gece uykularınızdan ağlayarak uyanmak? Geceleri yatağınızın içinde ağlar iken ses gitmesin diye yastık ile yüzünüzü boğma evreleri? Ve daha niceleri. Hiç inandırıcı gelmezdi değil mi? Çünkü bunları sadece filmlerde görürsünüz kulaktan duyma söylentilerden bilirdiniz bunları, bende öyle idim. Fakat başına gelmeden bilemiyorsun.) Bilmem. Onlardan biri tutacak ama hangisi, beni acılar boşluğuna sürükleyen en can alıcı meçhul bu işte. Sevdi evet, hemde çok sevdi, en güzel o sevdi en kusursuz o sevdi. Ama neden istemedi artık. Ben başka biri olma ihtimallerini düşündükçe kendimi öldürmekten başka yapabileceğim bir şey olmadığını fark ettim. Yükseklik korkumu yendim. Her gün daha yüksek bir bina da daha yüksek bir tepe de buldum kendimi ve hep bir umut ile geri indim aşağı. Ama en güzeli de Galata Kulesine yakışacaktı bu intihar. Çünkü beraberliğimiz de her zaman en güzel şahit o kule idi en yakınımız o idi her zaman. Hal böyle iken başlangıçtan beri yanımızda olan kulenin, bitirme aşamasında ondan yardım alarak bu intiharı onun ile süsleye-bilirim belki… Neler yapmaya çalıştığını çok iyi anlıyorum onun, en kötüsü de bu ya. Maalesef çok iyi anlıyorum yapmaya çalıştığı şeyleri benim için olan adımlarını. Bana karşı beyninden çıkan ilk düşünceyi nasıl harmanladığını sezebiliyorum… Toparlanıyorum -çalışıyorum. Fakat!  ‘öyle yada böyle her ne şekilde ne konumda olursak olalım ilerisi için de şimdi de eskisi için de, ne olursa olsun şu kaburgamın içinde varlığını hala sürdüren umut tanesinin güzelliğini öldürmeye yetmiyor hiçbir şey. Ve bu yıkım girişimlerine karşı toz olup buhar olmuyorsa hala.’ Demek ki gerçekliğini olabilirliğini belli ediyor, zaman önemli değil, istek önemli maalesef istek..” Dedim. Feridun abi karşımda dona kalmış bir vaziyette göz yaşı döküyordu. “Mete? Bu Samatya’ya yazdığın kaçıncı mektup evladım” dedi. Bu sefer ki okuduğumdan bir hayli etkilenmişti sanırım. Nefesi ağırlaşmıştı. “Boş ver abicim, sayısının ne önemi var, o şimdi başkasına gülüyorken?” Dedim ve kağıdı çantama koydum.

18 Aralık 2015 Cuma

Gitmek için bir yer şart değil.


Gidiyorum hayattan. Herkesten her yerden.
Uzaklara doğru. Kendime.
Sakın üzülmeyin benim için duvarlar..
Bu yaygınlaştırılmış saçma düzenden bıktım.
Popüler sanılan gerçeklikten sıyrılmış.
Her şeyin yapmacık hale geldiği.
Her şeyin birbirinin kopyası taklidi olduğu düzenden.
Kalıbının iyi olduğundan her şeyin ilgi gördüğü adaletsiz düzenden.
Beni içten içe salt edici bir boyuta sürüklüyor.
Ardından avarelik, aylaklık, berduşluk…
Rest çekmeliydim, geç kaldım.
Genç yaşımda geç kaldım her şeye.
Genç yaşımda yaşlı kaldım.
Kedime geç kaldım. Daktiloma geç kaldım.
Duvarlara haykırmaktan geç kaldım.
Neyse ki gidiyorum.
Samatya, sende üzülme.
Gitmeden önce anlaştım bu kent ile.
Özellikle Galata ile.
Ben dönene kadar,
senin adımlarını sesini bakışlarını gülüşlerini kaydedecek.
içine hapsedecek.
Galata sana daha güzel gelecek artık, beni aratmayacak.
Geri geleceğim. Bekle, bekleme. Yakındır geleceğim.
Fakat önce kendime gelmem gerek.
Bunun için gitmem gerek. Herkesten her yerden.
Şimdi son hamlem.
Sana yıllarca aradığın Cemal Süreya’nın Günler adlı kitabını bırakıyorum.
İlk basım hemde.
Ve de Tahsin Ağabey’in el sanatları atölyesinden kendi ellerim ile defter yapıyorum.
Kapağını bizim anılarımızdan sürreal içerikli motifler ile işliyorum.
Bir görüşmemiz de bunları çantana sıkıştırıp ses etmiyorum.
Veda misali, son görüşme.
Benim mayam tutmadı bu hayatta, belki de bu düzende..
Tuzum kurumuyor, kurutmuyorlardı çünkü.
Gitmenin çare olacağını umuyorum.
Trenin gelmesine 8 dakika var.
Ben de beklerken, görünen onca şiirlerim yazılarım içinden son kez bunu yazıyorum.
Son kez yayımlanacak olan.
Bunun da görüneceğini sanmıyorum ya. Neyse.
Öpüyorum omuzlarından.
Aslında sana bir ay önce gideceğimin sinyalini vermiş idim.
“Bir şey duyarsan ya da bir gün bir haber alırsan, ne olursa olsun bak yoluna devam et sakın etkilenme olur mu güzel kedim?” Demiş idim.
Sende pek kale almamıştın kucağımda uyuklarken.
Bir kilo neyse daha. Neyse! Çayım soğudu tren yanaştı yanıma.
Kedime daktiloma yazılarıma ve orman gözlerine iyi bak .

9 Aralık 2015 Çarşamba

Kadın. Gel hadi!


Kadın. Gel hadi!
Gel de şu çilingir sofrasından kurtar beni..
üzerimde ki buhranlığı al
yerine yüce saçlarını ört.
“Çok dağıldım toparlanmam lazım” dedin. 
Kaç zaman oldu
ayrı durduğumuz, öpüşemediğimiz 
benim seni saatlerce seyredemediğim;
gün sayısı kaç oldu haberin var mı?
İki. Koca iki gün?
Yıllar süren iki gün.
Bizim yaşayışımız dağınık değil mi zaten.
hep bir merdümgiriz vurdumduymaz havasında değil miyiz.
Kadınım. Gel hadi!
Seni özleyen yanlarım yara bandı tutmaz oldu 
oluk oluk hasret döker oldu.
“Geleceğim sana” dedin.
Bana da gemi bekletme..
Kadınım. Gel hadi artık!

7 Aralık 2015 Pazartesi

Merdümgiriz’in sessiz çığlığı.

Madem insanlar nankör o zaman neden onlarla ilgileneyim konuşayım yakın olayım? Yada. Vefasız? Kötü? Ön yargılı? Egolu? Düzenbaz? Çıkarcı? Yalancı? …? Ve de bunların içinde var olma gayreti gösteren iyi insanlar var bunların adına da indirgemek amacı ile; nadiren ve istisna koymuşlar, yani zor bulunan sayısı az iken zor bulunuyor iken, neden ayrıca iyi insan arayışına gireyim?  İnsanlara uzak olmak neden garip karşılanıyor, ötekileştiriliyor, samimiyetsiz-soğuk kalıbına sokuluyor gözlerde bu birey. Kötü insanlar ile üzüleceğime hayal kırıklığı yaşayacağıma en sonun da sinirleneceğime insanlardan uzak durmak bunları yaşamaktan daha iyidir inanın.
Ya da insanlarla samimi olmaya çalışıp, onlara yaranmaya çalışıp onlar ile konuşurken davranışlarına göre konuşmasına göre bir yandan da “iyi insan mı acaba” deneme yanılmaları kestirmeleri mi yaşayacağım. “Her insan aynı değildir yahu” deyip risk mi alayım? Hayır efendim! Ben doydum. Çünkü en sonunda onların işine yaramadığınızı anlayınca bir eksilme bir ayrılık bir kopma evresi her zaman olacaktır, hele ki dış görünüşünüz kötü ise hiç şansınız yok insanların gözünde.  Bütün bunları yaşamak yerine eksiksiz yalnızlığı çekilmez sevilmez biri olmayı ve de insanlara mesafeli olmak içli dışlı olmamaya gayret göstermeyi yeğlerim. Az insan bol huzur ve tavsiye etmiyorum hiç birinize burayı da kirletmeyin.

5 Aralık 2015 Cumartesi

Bol huzurlar.

Buralar ile ilgilenemedim bir kaç zamandır. Çünkü canım istemedi. Kalem ve kağıda iyice alıştım artık ve onlara yazdıktan sonra gelip buraya kayda geçmeye buralara yayınlamaya çok üşenir bir hale geldim, bir sürü yeni konular, yeni bölümler yeni şiirler vb. yazdım fakat buralara yayınlama konusunda bir geri çekilme durumum var, zaten buralara uğrayan bilen tanıyan buna rağmen beğenmeyen 3-5 kişi vardır. Onlara da tavsiye etmiyorum zaten. Gidip en çok okunan en çok beğenilen en çok tavsiye edilen listenin başında ki olan isimleri takip etmelerini öneririm. Ben yine devam ediyorum fakat buraya bazen uğramayı düşünüyorum artık. Eğer yazdıklarım dilinize bir anlık bile olsa pelesenk olmuşsa bile; iyi ya da kötü bir şeyleri yapmayı başarabilmişimdir hayatta. 

21 Ekim 2015 Çarşamba

Böyle başlardı sevişme saatlerimiz.

Birbirinden pek memnun olmayan;
fakat birbirini çok seven bir çiftiz biz seninle Samatya
bu şimdiden belli ediyordu ilk 30 yılımızı
ve ruhumuzun ihtiyarlığını.
Mesela ben senin prensiplerinden nefret ederdim,
sen ise benim saflığımdan.
gel gör ki iş birbirimizi sevmeye gelince,
saatler sıfırlanırdı.
boyutlar değişir, şarkıların akışı kaybolurdu.
bizim mesai saatlerimiz 01:15 kalaydı seninle.
akrep 1'e yelkovan 15'e dayandığı vakit..
başlardı sevişmelerimiz.
ben belinden tutup kendime çekerdim seni.
sen omuzlarıma tutunurdun.
dünya seyrini değiştirirdi o an.
başlardı çalışma saatlerimiz.
sen işini çok iyi yapardın, ben her zaman ki aylak.
bana bir bakışın vardı mesela
en güzel o işi yapardın.
gözünü ilk kırpan kaybederdi, velev ki  ben.
işte o zaman işler kötüye giderdi.
alt dudağımın üzerine bir çıkışın vardı ki.
yüceliğini anlatmaya şahitler yetmez.
böyle idi bizim sevişmelerimiz,
fazlası göz çıkartır diye abartmazdık.
sonra yatağımız da devam etmeye giderdik.
yatak boyutu benim en sevdiğim andı.
konuşma kavramı başlardı çünkü orada.
bilirsin konuşmayı pek sevmem,
fakat konu sen isen...
sen bu işte kötüydün biraz.
yapından dolayı odunluğun öne çıkardı hemen.
fakat ben görmezden gelip;
kimsenin duysa da işitemeyeceği
anlasa da kavrayamayacağı.
hayranlık iltifatlarımı savururdum sana.
sende bana dokunarak verirdin cevaplarını.
mesela en güzel cevabın sarılmaydı ki.
neyse sorma gitsin.
çok güzel konuşurum bunu bende bilirim.
fakat senin sarılmalarına karşı kal gelirdi bana.
basiretim bağlanır.
bir den üzerime beton dökülmüşe bürünürdüm.
sonra uyurduk Samatyam.
çalışma saatlerimiz biterdi.
bende sabaha karşı anca çözülürüm beton halimden.

16 Ekim 2015 Cuma

Samatya benden gizli yazar.

Evden sabah 7′de çıktım işim vardı Balatta, erken kalktığım zamanlar da gün için de gergin oluyordum. Üstüne bir de yağmur yağmaya başlamıştı iyice sinirlerim bozulmuştu neyse ki işimi erken bitirdim eve doğru koştum, kapıya gelene kadar çantamın ilk gözünden anahtarı çıkartırdım her zaman fakat şu sıralar çantamın içi yoğun olduğundan anahtarı ilk arayışta bulamadım, iyice sinirlenmeye başladım çantamı talan ettim fakat anahtar hala yoktu içinde yüksek ihtimal evde unutmuştum zaten sabah 7′ de kalkmak bir mucize iken anahtarı evde unutmam pek büyük bir şey değildi hemen affettim kendimi. Samatya da kalırım diye çantamı yeniden düzenledim attım omzuma Samatya’nın evinin yoluna tutuldum. Tam elimi tokmak konumuna getirdim, bir gülümseme aldı birdenbire. Sonra kendim içeri girerek sürpriz yapmayı istedim belki de evde değildi hiç bir şeyi hesap etmeden düşünmeden girişmiştim bu işe fakat evde değilse de beklerim onu düşüncesi geldi aklıma ve olabildiğince ses çıkartmadan Samatya’nın bana kendi evinin verdiği yedek anahtarı çıkarttım ve kapının kilidine sessizce soktum, kapıyı açtım beni  Ken Hensley’in, Lady in Black  şarkısı karşıladı kendi odasından geliyordu muhtemelen. Çanta mı çıkarttım askılığa asmak istedim fakat ses çıkar diye yavaşta yere koydum sessiz adımlar ile ne yaptığını kontrol etmek için yavaş ve sessiz adımlar ile odasına doğru yaklaşıyordum. Neyse ki odasının kapısı cam çerçeveliydi ve ne yaptığını görebilecek durumdaydı, kafamı yavaşça çevirerek ve olabildiğince gözlerimi hareket ettirerek odanın içini süzmeye başladım. Sırasıyla odayı bölüm bölüm incelerken Samatya’ya takıldı gözüm. Ağlıyordu. Çalışma masasının üzerinde 5-6 yazılmış yıpranmış bitmiş defter, ve yanında küçükçe bir sandık onun içerisinde de yaklaşık 8-10 defter vardı tamamen yıpranmış içerisinde duruyorlardı öylece, gördüklerime inanamadım. Çünkü bunca yıl bunlardan bir haberdim ve hiç rastlamadım bu güne kadar. 

Samatya’nın önünde büyük kalınca bir defter, yanında asma kilidi olan bir defterdi ve göründüğü üzere daha 20 sayfa kadar bir şey yazmıştı, fakat ağlayarak yazıyordu. Hiç sesimi çıkartmadan ve kendimden hiç beklemediğim cambazlıklar ile gayet sessizce çantamı alıp çıktım.. En azından onu gizli yaptığı bir iş üzerinde yakalamak istemedim onu o duruma o mahçup yakalanmış bir yüz ifadesine sokmak istemedim. Eve de giremiyordum, arka mahalle de Barlar Sokağında arkadaşlarımın müzik eşliğinde takıldıkları sesler de geliyordu kulağıma fakat yanlarına gidersem kendimi tutamayıp ağır sarhoş bir halde bir yerde sızacağımı da biliyordum, yarın önemli bir görüşmem olduğu için Feridun abinin evine gitme kararı aldım bu gün onda kalıp belki de düştüğüm durumu bir nebze terapi tarzında Feridun abinin önüne kusmaya gidiyordum, günün yoğunluğu ve gerginliği hala omuzlarımdaydı derin bir iç çekerek “neyse” dedim ve Feridun abinin yolunu tuttum bu sefer.

9 Ekim 2015 Cuma

Düşüncelerin hep iyi yönde mi? O zaman gel buraya.

Türk olmayanlar gitse keşke diyorum kendi kendime...
Önce Ermeniler beğenmiyorlarsa terketsinler ama Balyan Ailesi’ni ve yaptıkları Çırağan Sarayı, Dolmabahçe Sarayı, Kuleli Askeri Mektebi, Selimiye Kışlası, Gümüşsuyu Askeri Hastanesi, Malta Köşkü ve Bezmiálem Valide Sultan Camii, Ortaköy Camii, Hamidiye Camii, Pertevniyal Valide Sultan Camii ve daha nice dünyanın hayranlıkla izlediği mimarilerini de alsınlar giderken…
Ve Ermeniler giderken kesinlikle Adile Naşit’i götürsünler istiyorum…Onno Tunç’u, usta Ara Güler’i, Ayhan Işık’ı da alsınlar. Cem Karaca da şarkılarını alıp gitmeli ki tam olsun. BİZ den başkası kalmasın…Tiyatronun kurucusu Agop Vartiyan’ı (Güllü Agop) ve ilk opera topluluğunu kuran, ilk operetimiz Dikran Çuhacıyan’ı vs vs vs unutmasınlar. Ermeniler hepsini alıp gitseler keşke diyorum.
Bizim bir tanemiz dünyaya bedeldir.. sadece BİZ ler kalalım.
Rumlar da gitsin istiyorum. Giderken mutlaka o güzel cumbalı ahşap evleri, hayranlıkla izlediğimiz, hiçbirimizin estetikden anlayabilip köyümüzde falan yapmayı bile denemediği, şehirlilerin ise “Ah bir tane satın alabilsek” diye hayal ettiği Rum taş evlerini ve arnavut kaldırımlarını da götürsünler istiyorum. Koca Mimar Sinan’ı .. Ve Selanik türküsünü, o güzel Rum meyhanelerini ve hep içtiğimiz rakıyı da alıp gitmeliler. Kim neyi varsa alsın da gitsin.
Kürtler Yaşar Kemal’i, Ahmed Arif’i, İsmet İnönü’yü, Bülent Ecevit’i, halayları, halk oyunlarını, ağıtlarını, şarkılarını… Deniz Gezmiş’i, Yılmaz Güney’i, Ahmet Kaya’yı, Erol Taş’ı ve Teoman’ı…Ne bileyim işte bütün profesörlerini, öğretmenlerini, kara cahilini vs. alıp da gitmeli.
Araplar Battal Gazi’yi, kebaplarını ve tavlalarını..
Bulgarlar şarkılarını türkülerini, “Ayletme beni”yi, “Arda boyları”nı, damat halayını, şarkıcı Ciguli’yi:) ve akıtmalarını, börek çöreklerini, tatlı bozalarını…taklitleri yapılan komik aksanlarını, Naim Süleymanoğlu’nu ve Sabahattin Ali’yi…alıp da gitmeli.
Çerkesler de terketmeli burayı…Ama terkederken Yeşilçam’dan Türkan Şoray’ı, Türk edebiyatının içinden ise Ömer Seyfettin’i çekip alsınlar istiyorum. Nazım Hikmet Ran ve isterlerse Çerkes Etem’i de götürsünler giderken…
Lazlar fıkralarını, takalarını, horonu, hamsiyi, muhlamayı ve Topal Osman’ı hatta Kazım Koyuncu’yu…Süryaniler ise kaburga dolmalarını, içli köftelerini, şaraplarını, Coskun Sabah’ı ve Anılar şarkısını da alabilmeli giderken mesela…
Romanlar çingeneler toplasın sazlarını, çadırlarını, Neşet Ertaş’ı ve türkülerini de götürsünler istiyorum giderken.
Aynı ırkımız, dilimiz ve dinimizle bir tek BİZ kalalım istiyorum.
Sonra birbirimize bakalım uzuun uzun…
Ve soralım istiyorum.
BİZ kimiz? diye.
V. Doğan Kayıkçı