25 Ocak 2016 Pazartesi

Görünecek olan son yazım.


Bu sabah erken kalkmak istedim, her zaman olduğu gibi bilgisayarımı açıp önce maillere baktım, doktorumun sekreteri hastaneye çağırmış. Çok boşlamıştım zaten… Doktorumun odasında hep olduğu gibi yine son durumumu konuşmaya başlamıştık. Kötü bir koku alıyordum bu akıcı gitmeyen muhabbetten. Ve can alıcı cümle geldi “Onurcum maalesef hastalığının 4. evresine çok yaklaşmışsın.” Bu.. Yani bilmiyorum ne söyleyeceğimi. Bunu işittikten sonra ki ilk 5 saniye her şey ağır çekime alındı gözümde kulağımda. Ve tabi ki sonra da her şeyin üzerine kalemle çizgiler atma anları. Bunlar anlamsız gelebilir onun için açıklamak isterim: Böbrek hastalığında ki bu tanı; 5 evreden oluşuyor, ilk 1 2 3 evre çok yavaş sürüyor 3. evreye gelene kadar çok rahat oluyorsunuz. Fakat şöyle garip ve kaçınılmaz tarafı var, 3. evreyi geçtikten sonra her şey çok hızlı gelişmeye başlıyor yani 4 5′e çok hızlı geliyor. Engelleyemiyorsunuz, 10-12 yıllık doktorum. Adam karşımda çatır çatır savurdu yüzüme son durumumu. “4. evrede iyice bitkin düşme, belki düşüp bayılmalar, 5. evre de makineye bağlı yaşam. Şimdilik sadece sigarayı ve alkolü kesebilirsin. Onun dışında biz başka çözüm yolları bulacağız gözümüz kulağımız yurt dışında, tıbbın yeni tedaviler üretmesini bekleyeceğiz.” dedi. Zaten zelzeleyle geçen bu matem içinde ki yaşamımda bir yıkım anı daha yaşadım bu gün itibari ile. Oturup beklemeyi düşünmüyorum. 2 yaşımdan beri tıbbın bu hastalıkla ilgili yeni tedavi yöntemleri üretmesini bekliyordum zaten. Ben 5. evreye doğru koşan hastalığımı hiçbir şey yapmadan izleyemem, en azından içimde kalan kişisel amaçlarımı gerçekleştirebilirim. Ölümün soğukluğunu ensemde hissedip öylece duramam. Bunun için buralarda olmayacağım uzun bir süre, hiçbir yerde olmayacağım. Yakınlarıma özel bir açıklama yapmaktansa tek tek, böyle daha etkili olacağını düşünüyorum. Lütfen teselli mayetin de ki geçmiş olsun dileklerinizi kendinize saklayın, çünkü geçmiyor amınakoyim geçmiyor. Burayı seviyordum çünkü varlığımın fark edildiğini bilmek 3 5 kişi tarafından da olsa açıkçası hoşnut ediyordu, pek aşina olmasam da böyle şeylere.  Neyse. Sağlıcakla. 
19 Ocak 2016

14 Ocak 2016 Perşembe

Yaşamın umut penceresi.

Bu rutubet kokan pencerenin, beyaz halinden küflenmiş siyaha dönen ahşap panjurlarını görmek iç açıcı olmasa gerek. Fakat asıl heves veren ve bu duruma katlanmamı sağlayan şey benim hayata böylesine bir pencereden bakmamı sağlayan bir umut tanesi. Her ne kadar güneşte ki aydınlık ışığının odama girmesini kalın perdem ile engellesem bile ve pencere ile içli dışlı olmasam bile, kafamı oradan çıkartıp her baktığımda insanları unutup tabiatın yüceliğini günün akşam üstü vakitlerinde hafif esen rüzgarını içime çekip etrafı kısa bir süreliğine izlemek içimde ki küçük umut tanesinin yeşermesine sebep oluyor.. Merak etmiyor değilim, o pencereden kafamı çıkartmak yerine çürümeye ramak kalan bedenimin ne zaman oradan geçeceğini, bu yaşama insanlara katlanma evresinin ne zaman nasıl bir şekilde son bulacağını merak ediyorum. O gün gelene kadar içimde ki toz halinde de olsa küçük umut tanesini gizli gizli beslemeye çalışacağım. Avarelik ile geçen yaşamımın büyük bir kısmının değişeceğini umuyorum. Bunun için önüme tahtadan basamaklar yapıp çiviler çakıyorum. Adımlarımı gelişen acı olaylarına göre değil; “olduysa bir daha olmaz” düşüncesine göre atıyorum... Biri geldi ve elime bir el feneri sıkıştırdı. Bana içimde ki küçücük umut tanesi ile eş değer miktarda bir ışık gösterdi, boyutsal uzaklıklarda. Yaşadığım iğrençlik ötesi karanlık durumumdan ayağı kalkıp bana gösterdiği ışığa doğru yürüyorum. Ona ulaşmak için iyi basamaklar kurup iyi adımlar atacağımı biliyorum. 

8 Ocak 2016 Cuma

s218

“Neden beni sevmek istemiyor artık? Beni her gün her gün öldüren de bu. Ayrılık kararını pek sorgulamamıştım. Fakat ben kendi kendime binlerce neden yarattım onun adına, sayfaları eskimiş defterler de “belki de böyle düşünerek bitirmek istemiştir” başlıklı binlerce yazı yazdım kendimi avutmak adına. (Kişisel olarak yazmam gereken tonlarca şey var iken, yazımı 3 aydır geciktirdiğim beni hala bekleyen dergiler var iken, yayın evinin teklifi üzerine kitabımın basım kararını henüz almamış iken üstelik.. Fakat hepsi bir anda dondu, dünya da keza. Zaman. Ses. Hareket… Ve bir anda kendinizi soğuk duşun altında hıçkırarak ağlarken buluyorsunuz. Gece uykularınızdan ağlayarak uyanmak? Geceleri yatağınızın içinde ağlar iken ses gitmesin diye yastık ile yüzünüzü boğma evreleri? Ve daha niceleri. Hiç inandırıcı gelmezdi değil mi? Çünkü bunları sadece filmlerde görürsünüz kulaktan duyma söylentilerden bilirdiniz bunları, bende öyle idim. Fakat başına gelmeden bilemiyorsun.) Bilmem. Onlardan biri tutacak ama hangisi, beni acılar boşluğuna sürükleyen en can alıcı meçhul bu işte. Sevdi evet, hemde çok sevdi, en güzel o sevdi en kusursuz o sevdi. Ama neden istemedi artık. Ben başka biri olma ihtimallerini düşündükçe kendimi öldürmekten başka yapabileceğim bir şey olmadığını fark ettim. Yükseklik korkumu yendim. Her gün daha yüksek bir bina da daha yüksek bir tepe de buldum kendimi ve hep bir umut ile geri indim aşağı. Ama en güzeli de Galata Kulesine yakışacaktı bu intihar. Çünkü beraberliğimiz de her zaman en güzel şahit o kule idi en yakınımız o idi her zaman. Hal böyle iken başlangıçtan beri yanımızda olan kulenin, bitirme aşamasında ondan yardım alarak bu intiharı onun ile süsleye-bilirim belki… Neler yapmaya çalıştığını çok iyi anlıyorum onun, en kötüsü de bu ya. Maalesef çok iyi anlıyorum yapmaya çalıştığı şeyleri benim için olan adımlarını. Bana karşı beyninden çıkan ilk düşünceyi nasıl harmanladığını sezebiliyorum… Toparlanıyorum -çalışıyorum. Fakat!  ‘öyle yada böyle her ne şekilde ne konumda olursak olalım ilerisi için de şimdi de eskisi için de, ne olursa olsun şu kaburgamın içinde varlığını hala sürdüren umut tanesinin güzelliğini öldürmeye yetmiyor hiçbir şey. Ve bu yıkım girişimlerine karşı toz olup buhar olmuyorsa hala.’ Demek ki gerçekliğini olabilirliğini belli ediyor, zaman önemli değil, istek önemli maalesef istek..” Dedim. Feridun abi karşımda dona kalmış bir vaziyette göz yaşı döküyordu. “Mete? Bu Samatya’ya yazdığın kaçıncı mektup evladım” dedi. Bu sefer ki okuduğumdan bir hayli etkilenmişti sanırım. Nefesi ağırlaşmıştı. “Boş ver abicim, sayısının ne önemi var, o şimdi başkasına gülüyorken?” Dedim ve kağıdı çantama koydum.