18 Aralık 2015 Cuma
Gitmek için bir yer şart değil.
Gidiyorum hayattan. Herkesten her yerden.
Uzaklara doğru. Kendime.
Sakın üzülmeyin benim için duvarlar..
Bu yaygınlaştırılmış saçma düzenden bıktım.
Popüler sanılan gerçeklikten sıyrılmış.
Her şeyin yapmacık hale geldiği.
Her şeyin birbirinin kopyası taklidi olduğu düzenden.
Kalıbının iyi olduğundan her şeyin ilgi gördüğü adaletsiz düzenden.
Beni içten içe salt edici bir boyuta sürüklüyor.
Ardından avarelik, aylaklık, berduşluk…
Rest çekmeliydim, geç kaldım.
Genç yaşımda geç kaldım her şeye.
Genç yaşımda yaşlı kaldım.
Kedime geç kaldım. Daktiloma geç kaldım.
Duvarlara haykırmaktan geç kaldım.
Neyse ki gidiyorum.
Samatya, sende üzülme.
Gitmeden önce anlaştım bu kent ile.
Özellikle Galata ile.
Ben dönene kadar,
senin adımlarını sesini bakışlarını gülüşlerini kaydedecek.
içine hapsedecek.
Galata sana daha güzel gelecek artık, beni aratmayacak.
Geri geleceğim. Bekle, bekleme. Yakındır geleceğim.
Fakat önce kendime gelmem gerek.
Bunun için gitmem gerek. Herkesten her yerden.
Şimdi son hamlem.
Sana yıllarca aradığın Cemal Süreya’nın Günler adlı kitabını bırakıyorum.
İlk basım hemde.
Ve de Tahsin Ağabey’in el sanatları atölyesinden kendi ellerim ile defter yapıyorum.
Kapağını bizim anılarımızdan sürreal içerikli motifler ile işliyorum.
Bir görüşmemiz de bunları çantana sıkıştırıp ses etmiyorum.
Veda misali, son görüşme.
Benim mayam tutmadı bu hayatta, belki de bu düzende..
Tuzum kurumuyor, kurutmuyorlardı çünkü.
Gitmenin çare olacağını umuyorum.
Trenin gelmesine 8 dakika var.
Ben de beklerken, görünen onca şiirlerim yazılarım içinden son kez bunu yazıyorum.
Son kez yayımlanacak olan.
Bunun da görüneceğini sanmıyorum ya. Neyse.
Öpüyorum omuzlarından.
Aslında sana bir ay önce gideceğimin sinyalini vermiş idim.
“Bir şey duyarsan ya da bir gün bir haber alırsan, ne olursa olsun bak yoluna devam et sakın etkilenme olur mu güzel kedim?” Demiş idim.
Sende pek kale almamıştın kucağımda uyuklarken.
Bir kilo neyse daha. Neyse! Çayım soğudu tren yanaştı yanıma.
Kedime daktiloma yazılarıma ve orman gözlerine iyi bak .
9 Aralık 2015 Çarşamba
Kadın. Gel hadi!

Kadın. Gel hadi!
Gel de şu çilingir sofrasından kurtar beni..
üzerimde ki buhranlığı al
yerine yüce saçlarını ört.
“Çok dağıldım toparlanmam lazım” dedin.
Kaç zaman oldu
ayrı durduğumuz, öpüşemediğimiz
benim seni saatlerce seyredemediğim;
gün sayısı kaç oldu haberin var mı?
İki. Koca iki gün?
Yıllar süren iki gün.
Bizim yaşayışımız dağınık değil mi zaten.
hep bir merdümgiriz vurdumduymaz havasında değil miyiz.
Kadınım. Gel hadi!
Seni özleyen yanlarım yara bandı tutmaz oldu
oluk oluk hasret döker oldu.
“Geleceğim sana” dedin.
Bana da gemi bekletme..
Kadınım. Gel hadi artık!
7 Aralık 2015 Pazartesi
Merdümgiriz’in sessiz çığlığı.
Madem insanlar nankör o zaman neden onlarla ilgileneyim konuşayım yakın olayım? Yada. Vefasız? Kötü? Ön yargılı? Egolu? Düzenbaz? Çıkarcı? Yalancı? …? Ve de bunların içinde var olma gayreti gösteren iyi insanlar var bunların adına da indirgemek amacı ile; nadiren ve istisna koymuşlar, yani zor bulunan sayısı az iken zor bulunuyor iken, neden ayrıca iyi insan arayışına gireyim? İnsanlara uzak olmak neden garip karşılanıyor, ötekileştiriliyor, samimiyetsiz-soğuk kalıbına sokuluyor gözlerde bu birey. Kötü insanlar ile üzüleceğime hayal kırıklığı yaşayacağıma en sonun da sinirleneceğime insanlardan uzak durmak bunları yaşamaktan daha iyidir inanın.
Ya da insanlarla samimi olmaya çalışıp, onlara yaranmaya çalışıp onlar ile konuşurken davranışlarına göre konuşmasına göre bir yandan da “iyi insan mı acaba” deneme yanılmaları kestirmeleri mi yaşayacağım. “Her insan aynı değildir yahu” deyip risk mi alayım? Hayır efendim! Ben doydum. Çünkü en sonunda onların işine yaramadığınızı anlayınca bir eksilme bir ayrılık bir kopma evresi her zaman olacaktır, hele ki dış görünüşünüz kötü ise hiç şansınız yok insanların gözünde. Bütün bunları yaşamak yerine eksiksiz yalnızlığı çekilmez sevilmez biri olmayı ve de insanlara mesafeli olmak içli dışlı olmamaya gayret göstermeyi yeğlerim. Az insan bol huzur ve tavsiye etmiyorum hiç birinize burayı da kirletmeyin.
Ya da insanlarla samimi olmaya çalışıp, onlara yaranmaya çalışıp onlar ile konuşurken davranışlarına göre konuşmasına göre bir yandan da “iyi insan mı acaba” deneme yanılmaları kestirmeleri mi yaşayacağım. “Her insan aynı değildir yahu” deyip risk mi alayım? Hayır efendim! Ben doydum. Çünkü en sonunda onların işine yaramadığınızı anlayınca bir eksilme bir ayrılık bir kopma evresi her zaman olacaktır, hele ki dış görünüşünüz kötü ise hiç şansınız yok insanların gözünde. Bütün bunları yaşamak yerine eksiksiz yalnızlığı çekilmez sevilmez biri olmayı ve de insanlara mesafeli olmak içli dışlı olmamaya gayret göstermeyi yeğlerim. Az insan bol huzur ve tavsiye etmiyorum hiç birinize burayı da kirletmeyin.
5 Aralık 2015 Cumartesi
Bol huzurlar.
Buralar ile ilgilenemedim bir kaç zamandır. Çünkü canım istemedi. Kalem ve kağıda iyice alıştım artık ve onlara yazdıktan sonra gelip buraya kayda geçmeye buralara yayınlamaya çok üşenir bir hale geldim, bir sürü yeni konular, yeni bölümler yeni şiirler vb. yazdım fakat buralara yayınlama konusunda bir geri çekilme durumum var, zaten buralara uğrayan bilen tanıyan buna rağmen beğenmeyen 3-5 kişi vardır. Onlara da tavsiye etmiyorum zaten. Gidip en çok okunan en çok beğenilen en çok tavsiye edilen listenin başında ki olan isimleri takip etmelerini öneririm. Ben yine devam ediyorum fakat buraya bazen uğramayı düşünüyorum artık. Eğer yazdıklarım dilinize bir anlık bile olsa pelesenk olmuşsa bile; iyi ya da kötü bir şeyleri yapmayı başarabilmişimdir hayatta.
21 Ekim 2015 Çarşamba
Böyle başlardı sevişme saatlerimiz.
Birbirinden pek memnun olmayan;
fakat birbirini çok seven bir çiftiz biz seninle Samatya
bu şimdiden belli ediyordu ilk 30 yılımızı
ve ruhumuzun ihtiyarlığını.
Mesela ben senin prensiplerinden nefret ederdim,
sen ise benim saflığımdan.
gel gör ki iş birbirimizi sevmeye gelince,
saatler sıfırlanırdı.
boyutlar değişir, şarkıların akışı kaybolurdu.
bizim mesai saatlerimiz 01:15 kalaydı seninle.
akrep 1'e yelkovan 15'e dayandığı vakit..
başlardı sevişmelerimiz.
ben belinden tutup kendime çekerdim seni.
sen omuzlarıma tutunurdun.
dünya seyrini değiştirirdi o an.
başlardı çalışma saatlerimiz.
sen işini çok iyi yapardın, ben her zaman ki aylak.
bana bir bakışın vardı mesela
en güzel o işi yapardın.
gözünü ilk kırpan kaybederdi, velev ki ben.
işte o zaman işler kötüye giderdi.
alt dudağımın üzerine bir çıkışın vardı ki.
yüceliğini anlatmaya şahitler yetmez.
böyle idi bizim sevişmelerimiz,
fazlası göz çıkartır diye abartmazdık.
sonra yatağımız da devam etmeye giderdik.
yatak boyutu benim en sevdiğim andı.
konuşma kavramı başlardı çünkü orada.
bilirsin konuşmayı pek sevmem,
fakat konu sen isen...
sen bu işte kötüydün biraz.
yapından dolayı odunluğun öne çıkardı hemen.
fakat ben görmezden gelip;
kimsenin duysa da işitemeyeceği
anlasa da kavrayamayacağı.
hayranlık iltifatlarımı savururdum sana.
sende bana dokunarak verirdin cevaplarını.
mesela en güzel cevabın sarılmaydı ki.
neyse sorma gitsin.
çok güzel konuşurum bunu bende bilirim.
fakat senin sarılmalarına karşı kal gelirdi bana.
basiretim bağlanır.
bir den üzerime beton dökülmüşe bürünürdüm.
sonra uyurduk Samatyam.
çalışma saatlerimiz biterdi.
bende sabaha karşı anca çözülürüm beton halimden.
fakat birbirini çok seven bir çiftiz biz seninle Samatya
bu şimdiden belli ediyordu ilk 30 yılımızı
ve ruhumuzun ihtiyarlığını.
Mesela ben senin prensiplerinden nefret ederdim,
sen ise benim saflığımdan.
gel gör ki iş birbirimizi sevmeye gelince,
saatler sıfırlanırdı.
boyutlar değişir, şarkıların akışı kaybolurdu.
bizim mesai saatlerimiz 01:15 kalaydı seninle.
akrep 1'e yelkovan 15'e dayandığı vakit..
başlardı sevişmelerimiz.
ben belinden tutup kendime çekerdim seni.
sen omuzlarıma tutunurdun.
dünya seyrini değiştirirdi o an.
başlardı çalışma saatlerimiz.
sen işini çok iyi yapardın, ben her zaman ki aylak.
bana bir bakışın vardı mesela
en güzel o işi yapardın.
gözünü ilk kırpan kaybederdi, velev ki ben.
işte o zaman işler kötüye giderdi.
alt dudağımın üzerine bir çıkışın vardı ki.
yüceliğini anlatmaya şahitler yetmez.
böyle idi bizim sevişmelerimiz,
fazlası göz çıkartır diye abartmazdık.
sonra yatağımız da devam etmeye giderdik.
yatak boyutu benim en sevdiğim andı.
konuşma kavramı başlardı çünkü orada.
bilirsin konuşmayı pek sevmem,
fakat konu sen isen...
sen bu işte kötüydün biraz.
yapından dolayı odunluğun öne çıkardı hemen.
fakat ben görmezden gelip;
kimsenin duysa da işitemeyeceği
anlasa da kavrayamayacağı.
hayranlık iltifatlarımı savururdum sana.
sende bana dokunarak verirdin cevaplarını.
mesela en güzel cevabın sarılmaydı ki.
neyse sorma gitsin.
çok güzel konuşurum bunu bende bilirim.
fakat senin sarılmalarına karşı kal gelirdi bana.
basiretim bağlanır.
bir den üzerime beton dökülmüşe bürünürdüm.
sonra uyurduk Samatyam.
çalışma saatlerimiz biterdi.
bende sabaha karşı anca çözülürüm beton halimden.
16 Ekim 2015 Cuma
Samatya benden gizli yazar.
Evden sabah 7′de çıktım işim vardı Balatta, erken kalktığım zamanlar da gün için de gergin oluyordum. Üstüne bir de yağmur yağmaya başlamıştı iyice sinirlerim bozulmuştu neyse ki işimi erken bitirdim eve doğru koştum, kapıya gelene kadar çantamın ilk gözünden anahtarı çıkartırdım her zaman fakat şu sıralar çantamın içi yoğun olduğundan anahtarı ilk arayışta bulamadım, iyice sinirlenmeye başladım çantamı talan ettim fakat anahtar hala yoktu içinde yüksek ihtimal evde unutmuştum zaten sabah 7′ de kalkmak bir mucize iken anahtarı evde unutmam pek büyük bir şey değildi hemen affettim kendimi. Samatya da kalırım diye çantamı yeniden düzenledim attım omzuma Samatya’nın evinin yoluna tutuldum. Tam elimi tokmak konumuna getirdim, bir gülümseme aldı birdenbire. Sonra kendim içeri girerek sürpriz yapmayı istedim belki de evde değildi hiç bir şeyi hesap etmeden düşünmeden girişmiştim bu işe fakat evde değilse de beklerim onu düşüncesi geldi aklıma ve olabildiğince ses çıkartmadan Samatya’nın bana kendi evinin verdiği yedek anahtarı çıkarttım ve kapının kilidine sessizce soktum, kapıyı açtım beni Ken Hensley’in, Lady in Black şarkısı karşıladı kendi odasından geliyordu muhtemelen. Çanta mı çıkarttım askılığa asmak istedim fakat ses çıkar diye yavaşta yere koydum sessiz adımlar ile ne yaptığını kontrol etmek için yavaş ve sessiz adımlar ile odasına doğru yaklaşıyordum. Neyse ki odasının kapısı cam çerçeveliydi ve ne yaptığını görebilecek durumdaydı, kafamı yavaşça çevirerek ve olabildiğince gözlerimi hareket ettirerek odanın içini süzmeye başladım. Sırasıyla odayı bölüm bölüm incelerken Samatya’ya takıldı gözüm. Ağlıyordu. Çalışma masasının üzerinde 5-6 yazılmış yıpranmış bitmiş defter, ve yanında küçükçe bir sandık onun içerisinde de yaklaşık 8-10 defter vardı tamamen yıpranmış içerisinde duruyorlardı öylece, gördüklerime inanamadım. Çünkü bunca yıl bunlardan bir haberdim ve hiç rastlamadım bu güne kadar.
Samatya’nın önünde büyük kalınca bir defter, yanında asma kilidi olan bir defterdi ve göründüğü üzere daha 20 sayfa kadar bir şey yazmıştı, fakat ağlayarak yazıyordu. Hiç sesimi çıkartmadan ve kendimden hiç beklemediğim cambazlıklar ile gayet sessizce çantamı alıp çıktım.. En azından onu gizli yaptığı bir iş üzerinde yakalamak istemedim onu o duruma o mahçup yakalanmış bir yüz ifadesine sokmak istemedim. Eve de giremiyordum, arka mahalle de Barlar Sokağında arkadaşlarımın müzik eşliğinde takıldıkları sesler de geliyordu kulağıma fakat yanlarına gidersem kendimi tutamayıp ağır sarhoş bir halde bir yerde sızacağımı da biliyordum, yarın önemli bir görüşmem olduğu için Feridun abinin evine gitme kararı aldım bu gün onda kalıp belki de düştüğüm durumu bir nebze terapi tarzında Feridun abinin önüne kusmaya gidiyordum, günün yoğunluğu ve gerginliği hala omuzlarımdaydı derin bir iç çekerek “neyse” dedim ve Feridun abinin yolunu tuttum bu sefer.
9 Ekim 2015 Cuma
Düşüncelerin hep iyi yönde mi? O zaman gel buraya.
Türk olmayanlar gitse keşke diyorum kendi kendime...
Önce Ermeniler beğenmiyorlarsa terketsinler ama Balyan Ailesi’ni ve yaptıkları Çırağan Sarayı, Dolmabahçe Sarayı, Kuleli Askeri Mektebi, Selimiye Kışlası, Gümüşsuyu Askeri Hastanesi, Malta Köşkü ve Bezmiálem Valide Sultan Camii, Ortaköy Camii, Hamidiye Camii, Pertevniyal Valide Sultan Camii ve daha nice dünyanın hayranlıkla izlediği mimarilerini de alsınlar giderken…
Ve Ermeniler giderken kesinlikle Adile Naşit’i götürsünler istiyorum…Onno Tunç’u, usta Ara Güler’i, Ayhan Işık’ı da alsınlar. Cem Karaca da şarkılarını alıp gitmeli ki tam olsun. BİZ den başkası kalmasın…Tiyatronun kurucusu Agop Vartiyan’ı (Güllü Agop) ve ilk opera topluluğunu kuran, ilk operetimiz Dikran Çuhacıyan’ı vs vs vs unutmasınlar. Ermeniler hepsini alıp gitseler keşke diyorum.
Bizim bir tanemiz dünyaya bedeldir.. sadece BİZ ler kalalım.
Rumlar da gitsin istiyorum. Giderken mutlaka o güzel cumbalı ahşap evleri, hayranlıkla izlediğimiz, hiçbirimizin estetikden anlayabilip köyümüzde falan yapmayı bile denemediği, şehirlilerin ise “Ah bir tane satın alabilsek” diye hayal ettiği Rum taş evlerini ve arnavut kaldırımlarını da götürsünler istiyorum. Koca Mimar Sinan’ı .. Ve Selanik türküsünü, o güzel Rum meyhanelerini ve hep içtiğimiz rakıyı da alıp gitmeliler. Kim neyi varsa alsın da gitsin.
Kürtler Yaşar Kemal’i, Ahmed Arif’i, İsmet İnönü’yü, Bülent Ecevit’i, halayları, halk oyunlarını, ağıtlarını, şarkılarını… Deniz Gezmiş’i, Yılmaz Güney’i, Ahmet Kaya’yı, Erol Taş’ı ve Teoman’ı…Ne bileyim işte bütün profesörlerini, öğretmenlerini, kara cahilini vs. alıp da gitmeli.
Rumlar da gitsin istiyorum. Giderken mutlaka o güzel cumbalı ahşap evleri, hayranlıkla izlediğimiz, hiçbirimizin estetikden anlayabilip köyümüzde falan yapmayı bile denemediği, şehirlilerin ise “Ah bir tane satın alabilsek” diye hayal ettiği Rum taş evlerini ve arnavut kaldırımlarını da götürsünler istiyorum. Koca Mimar Sinan’ı .. Ve Selanik türküsünü, o güzel Rum meyhanelerini ve hep içtiğimiz rakıyı da alıp gitmeliler. Kim neyi varsa alsın da gitsin.
Kürtler Yaşar Kemal’i, Ahmed Arif’i, İsmet İnönü’yü, Bülent Ecevit’i, halayları, halk oyunlarını, ağıtlarını, şarkılarını… Deniz Gezmiş’i, Yılmaz Güney’i, Ahmet Kaya’yı, Erol Taş’ı ve Teoman’ı…Ne bileyim işte bütün profesörlerini, öğretmenlerini, kara cahilini vs. alıp da gitmeli.
Araplar Battal Gazi’yi, kebaplarını ve tavlalarını..
Bulgarlar şarkılarını türkülerini, “Ayletme beni”yi, “Arda boyları”nı, damat halayını, şarkıcı Ciguli’yi:) ve akıtmalarını, börek çöreklerini, tatlı bozalarını…taklitleri yapılan komik aksanlarını, Naim Süleymanoğlu’nu ve Sabahattin Ali’yi…alıp da gitmeli.
Çerkesler de terketmeli burayı…Ama terkederken Yeşilçam’dan Türkan Şoray’ı, Türk edebiyatının içinden ise Ömer Seyfettin’i çekip alsınlar istiyorum. Nazım Hikmet Ran ve isterlerse Çerkes Etem’i de götürsünler giderken…
Bulgarlar şarkılarını türkülerini, “Ayletme beni”yi, “Arda boyları”nı, damat halayını, şarkıcı Ciguli’yi:) ve akıtmalarını, börek çöreklerini, tatlı bozalarını…taklitleri yapılan komik aksanlarını, Naim Süleymanoğlu’nu ve Sabahattin Ali’yi…alıp da gitmeli.
Çerkesler de terketmeli burayı…Ama terkederken Yeşilçam’dan Türkan Şoray’ı, Türk edebiyatının içinden ise Ömer Seyfettin’i çekip alsınlar istiyorum. Nazım Hikmet Ran ve isterlerse Çerkes Etem’i de götürsünler giderken…
Lazlar fıkralarını, takalarını, horonu, hamsiyi, muhlamayı ve Topal Osman’ı hatta Kazım Koyuncu’yu…Süryaniler ise kaburga dolmalarını, içli köftelerini, şaraplarını, Coskun Sabah’ı ve Anılar şarkısını da alabilmeli giderken mesela…
Romanlar çingeneler toplasın sazlarını, çadırlarını, Neşet Ertaş’ı ve türkülerini de götürsünler istiyorum giderken.
Aynı ırkımız, dilimiz ve dinimizle bir tek BİZ kalalım istiyorum.
Sonra birbirimize bakalım uzuun uzun…
Sonra birbirimize bakalım uzuun uzun…
Ve soralım istiyorum.
BİZ kimiz? diye.
BİZ kimiz? diye.
V. Doğan Kayıkçı
6 Ekim 2015 Salı
Sayfa: 244
Samatya ile benim evimde oturuyorduk, ben kendi köşemde daktiloyu tıkırdatıyordum, o 813. kitabını okuyordu, muhtemelen 128. sayfadaydı. Samatya'ya şöyle bir döndüm baktım ve “Rahatsız oluyor musun daktilonun seslerinden” dedim. Oda “Hayır kitabımın içine dalıyorum, bazen sana bakacak olsam da o kadar güzel çalışıyorsun ki daktilonun seslerine takılmıyorum bile” dedi. Samatya çok güzel kitap okurdu, hayır bu söylediğim sizi yanıltmasın sesli olarak değil, uzaktan harikulade görünürdü kitap okurken tamamen dış dünyadan kopardı ve hiç abartısız söyleye bilirim bu kadın hayatım da en çok kitap okuyan insanların başında gelirdi, tartışmasız çok zeki bir kadındı öyle ki; bir zamanlar artık ona yeni bir şeylerden bahsetmekten vazgeçmiştim artık, çünkü her defasında şevkimi kırıyordu hevesimi heyecanımı kırıyordu, çünkü onca karışıklık onca yoğunluk arasında her şeyden haberi oluyordu ne söylesem ne anlatsam “Ben bunu bir yerde okumuştum, yada izlemiştim, yada ben bunu önceden biliyordum cevaplarını verirdi tamamen keyfim kaçardı.
"Peki, bende sana bir şey sormak isterim” dedi. “Tabi sor” dedim. İşaret parmağımı virgüle basarak beklettim yazımı.
“Peki, sen 2 tane şaheser kitap yazmış 3.‘ncüyü de ortalamış biri olarak. Neden hala bunları yayınlatmayı düşünmüyorsun? Biliyorum bu konuyu daha önce konuşmuştuk, fakat sen "işlerim var yoğunum, param da yok yayınlamak için, çevrem tanıdıklarım ailem tarafından çok kötü karşılanır sonra yayımlatıcım.” demiştin ama geçen gün seni ATM’den para çekerken gördüm paran var demek ki, ailevi sorunların git gide çığ gibi büyüyor. Akrabalarının canı cehenneme zaten. Çevrenle de eskisi gibi sık görüşmüyorsun… 1 sene geçti aradan be adam neden yayımlamıyorsun şunları hala.” Dedi. İlk cevabım: “Sen dışarı da beni mi takip ediyorsun” oldu. Sonra devam ettirdim. “Arkadaşımın hesabından borç para çekmiştim birkaç işimi halletmek için” dedim. Ve bu diyalog tartışmayla devam edecek gibi gözüküyordu, daktiloyu şöyle bir kenara çektim, masam da ona doğru döndüm ve sesimi biraz daha yükselterek devam ettim…
“Bak güzel kedim, bu konuyu daha önce de konuştuk seninle ama belki şimdi söyleyeceklerim daha çok açıklık getirecek bu kitabı yayınlama saçmalığına. Ben kitaplarımı yayınlamak istemiyorum, en azından şimdilik istemiyorum, çünkü buna hazır değilim, ki çevrem ailem de buna hazır değil keza beni tanımayan insanlar da buna hazır değil çünkü bir sürü yeni kitap çıkartanlar oldu ve hepsi de genç son 5 yılda bir sürü yeni “sözde yazar” insanlar girdi edebiyat dünyasına, bu durum beni olası bir derecede rahatsız ediyor, hiç hak etmedikleri halde yoğun ilgiler görüyorlar yazıları da açıkçası çok klişe ve günlük tarzında yazılar bunun için yayınlamak istemiyorum böyle bir karışıklık içerisinde.” Umarım Samatya’yı böyle kandırabilmişimdir bu dediklerim ile.
“Hımm anlıyorum seni.” Dedi tam bir şey söyleyecektim devam etti söyleyeceklerine. “Bak, şunu bilmeni istiyorum, sen korkaksın. İstediğin ilgiyi göremeyeceksin diye korkuyorsun. Kendimi övmekten nefret ederim fakat benim kadar çok kitap okuyan bir kadın sana; “yazdıkların harika ve bu kitapları insanları görmesi okuması lazım” diyorsa sen iyi bir yazarsın demektir bu biliyorum sana yazar denilmesinden nefret edersin fakat bu böyle sevgilim ve de şunu unutmanı istemiyorum, o son 5 yılda çıkan yeni yazarların hiç hak etmediği halde gördükleri ilgiyi sana hemen açıklayayım. Ben geçen günlerde evde canım sıkıldı açtım bilgisayarı yeni çıkan bütün yazarları araştırdım inceledim ilk yazılarına kadar sosyal medya hesaplarını ilk açtıkları zamanlara kadar inceledim ve ne buldum biliyor musun? Senin o her zaman sakındığın asla öyle şeyler yapmam dediğin şeyleri yapmış hepsi ve bence onlar öyle şeyler yaptıkları için şu an yoğun ilgiler görüyorlar; hepsi zamanın da her kese yalvarmış yazılarımı beğenin okuyun diye? Hepsi zamanın da bir sürü reklamlar yapmışlar bir sürü dikkat çekme çabalarına girmişler bu tür işlerin içine daha yeni yeni girecekken. Ve sen o kadar kendini beğenmiş ukala birisin ki sen hiçbir zaman dikkat çekme çabasında olmadığın için hiç kimseye yazılarını paylaşması için reklam verdirtmediğin için böyle bu haldesin, bunun için keşfedilmiyorsun yazıların ilgi görmüyor seni kimse tanımıyor.” Samatya yine yapmıştı yapacağını beni sözleriyle yerden yere vurup üstümü çiğnemişti yine.
Evet haklıydı fakat yapacak bir şey yoktu. Ben bu dünyaya bu şekilde girdim madem her kes o tür şeylere bulaşmış o zaman bende bu işler de ilk istisna olurum. Samatya’yı hiç beklemediği bir yerden vuracağım bu sefer.
“Samatya yazılarımı aktif bir şekilde okuyan kişi sayısı 50-60 kişiden ibaret ve 3 yıl içinde toplam 16 tebrik mesajı geldi bana mail yolu ile ben bu rakamlar için de ne kadar yükselebilirim? Ha birde… Ne yaparsak yapalım; iyi ya da kötü bunları yargılamadan yorumlamadan önce dış görünüşümüze bakacaklar adi sistemin maalesef altın kuralı bu. Aslında bir arkadaşıma yazılarımı devrederek yayınlaya bilirim kitaplarımı böylelikle o şatafatlı dünyaya hiç girmemiş olurum kalabalıktan uzak olmuş olurum ve tam da istediğin gibi sadece yazılarımın okunmasını farkına varılmasını istediğim gibi olmuş olur üstelik yakışıklı çocuk dış görünüşünden de kazanır.” Dedim gözleri açıldı sinirlendi. Bağırmaya başladı.
“Yahu nasıl böyle bir şey düşünürsün be adam onlar senin yazıların senin emeklerin nasıl o güzellikleri hiç düşünmeden bir başkasının ismini altına yazarak yayınlama düşüncesine girebilirsin. Lanet olsun tamam kahretsin tama, ben alıyorum bu sorumluluğu üzerime ben kendi adıma yayınlayacağım o kitapları ve şunu bil oradan kazandığım paralar ile sana 1 kuruş vermeyeceğim anladın mı seni ukala huysuz aptal.”
Samatya çok kızdı, fakat çok güzel bir fikir vermişti bana ki haklıydı, üstelik o bir kadın. Edebiyat dünyasında her ne kadar erkeklerin sayısı ağır bassa da kadınların okunma avantajı daha çok var böylelikle yazılarım her kese ulaşmış olurdu, ona gülerek ve geniş bir rahatlık ile cevap verdim. “Ah be kadın, derdim para olsaydı 5 yıldır ağzıma kebap girmemişti dün arkadaşımdan aldığım borç para ile kendime kebap ısmarlardım bu arada güzel fikir katılıyorum sana öyle yapalım” dedim. Verdiğim cevap gayet iç gıcıklayıcıydı, ki sinir de oldu elinde ki kitabı bana fırlattı bu ikimizin de gülmesine yeterliydi. Kitabı hava da tuttum ve şunları ekledim konuşmalarıma. “Bak bu senin 813. kitabın 1 ay içerisin de bitiremeyişine şaşırdım doğrusu, sen kitaplarını kapattığın zaman köşelerini de kıvırmazsın bak unuttun şimdi hangi sayfa da olduğunu, ama ben boşuna mı buradayım hemen söyleyeyim 128. sayfadasın Samatyacığım al bakalım kitabını” dedim. Az önce benim ona söylediğim gibi oda benim taklidimi yaparak “Sen beni mi takip ediyorsun” dedi ve devam etti. “Merak etme bay çok görücez, senin gibi genç yaşta alzaymır çekmiyorum kitaplarım da hangi sayfada kaldığımı gayet iyi hatırlayabilirim.” Dedi fakat bu kadının bu tür gelişine vuruşlarına bayılıyordum.
Güldüm tartışma orada bitmişti masama doğru döndüm daktiloyu kendime doğru çektim fakat şimdi de yazacaklarımı unutmuştum ve bu durumdan nefret ediyordum. “Kahretsin! Ne yazacağımı unuttum be kadın senin şu açtığım saçma bunaltıcı konu yüzünden” dedim. Ardından Samatya bunu duyar duymaz gülerek yatak odasına doğru kaçtı peşinden takip ettim hemen ve bu kadın çok komik koşuyordu benim kadar olmasa da..
1 Ekim 2015 Perşembe
Bölüm - 318
Telefonun sesiyle uyandım. Arayan Samatya, uykulu bir ses tonu ile açtım telefonu “efendim güzel gözlüm” diyerek. Samatya’nın sesi kötü geliyordu, “gelsene bana, çay içeriz konuşuruz biraz “ dedi. Yataktan doğruldum “Peki geliyorum” dedim, yine akşamdan kalma kıyafetlerimle yatmışım kim bilir nasıl bir gece geçirmişim değil mi, kim bilir… Tam kapıdan çıkarken telefon bir daha çaldı, Samatya gelirken bir şey isteyecek galiba diyerek çıkarttım cebimden. Psikologum arıyordu. Açtım.
“İyi günler, Dilara hanım nasılsın bu gün” diyerek açtım telefonu. Sakin huzur veren sesiyle; “İyiyim sağol, sana da iyi günler” dedi. Ardından devam etti hiç kesmeden konuşmasını;” Yahu şunun için aradım seni, ne yaptın unutkanlığını? Bir görün demiştim ne olur ne olmaz diye” dedi. “Ha unutmuşum ya kusura bakma, giderim bir ara” dedim. Çünkü uzatmak istemiyordum Samatya’ya geç kalıyordum, “Sana kalsa gitmezsin, yaz şu numarayı benim nörolog bir tanıdığım var sana randevu ayarladım bu gün, hemen şimdi git seni bekliyor” dedi. Bir şey demeden kapattı, Samatya’yı aradım” Sevgilim ben biraz gecikicem akşam uğrarım sana, bu psikolog bozuntusu bana nörolog bir arkadaşına randevu ayarlamış gitmem lazım” dedim, mahçub bir ses ile, “Ha yok git git iyi olur hatta sürekli erteliyorsun şu unutkanlık mevzusunu akşam görüşürüz” dedi kapattı. Hala kötü geliyordu sesi… Prof. Dr. Elmas Yıldız yazıyordu beyaz kapının üstünde ki kağıtta, bu olmalıydı ki kapıyı çaldım girdim. “Merhaba beni Dilara hanım yönlendirdi size haberiniz varmış sanırım” diyerek selamladım. “Hayır Dilarayı tanırım yakın arkadaşım fakat haberim yok” dedi, psikoloğumun güzel oyununa hoş geldim. “Neyse buyurun oturun” diyerek arkadaşını kırmak istemedi beni kabul etti, “Şikayetiniz nedir?” diye sordu. “Aşırı derece de unutkanlık” dedim, “Nasıl yani, mesela örneklendirir misiniz?” diyerek anlaması için yardım istedi.
“Mesela şöyle bir örnek üzerinden gideyim; ben böbrek hastasıyım. Bundan 1 ay önce hastaneye yattım küçük bir enfeksiyon kaptım 1 hafta yatacaktım, yattığım günler sırasında çok garip unutkanlıklar yaşadım. Mesela tuvalete giderdim, serum şişesine idrarımı boşaltmam lazımdı her gün, onu orada ölçerdim ve ölçtüğüm sayıyı kağıda yazmam gerekirdi ne kadar miktarda idrar çıkıyor diye doktorun bana verdiği bir tedavi şekliydi bu. Ben seruma idrarımı boşaltırdım bakardım kaç cc gelmiş örnek: 300cc bunu aklımda tutardım ve idrarı şişenin içinden boşaltırdım şişenin içini yıkardım lavabonun önüne koyardım ellerimi yıkardım ve şişeyi almadan çıkardım? Daha ironik tarafı ise hiç bir şey olmamış gibi yatağıma yatmaya devam ederdim idrar miktarını ölçtüğüm rakamı da unuturdum onun yanı sıra o amaçla tuvalete gittiğimi de unuturdum? bunu 3 gün üst üste hiç abartısız yaptım ve oda arkadaşlarıma artık dalga konusu oldum bak yine unutmuş elinde şişesi yok diye gülerlerdi ben gerçekten bu durumumdan iyice korkmaya başladım ve oda arkadaşlarıma onlarda ciddiye almasın diye şaka yaptığımı 1 kez olur 2. kez şaka olur dedim ve dalga konusunu ilerletmeye çalıştım.” Yüzüme soru işareti mimiğini ekleyerek doktorun yüzüne doğru baktım.
“Hımm anladım” dedi. “Kusura bakmayın klişe unutkanlıklarla örnek vermek istemedim bu tür şeyler oluyorsa klişeleri siz türetirsiniz aklınızdan” dedim. Saçma ismini telaffuz edemediğim bir tanı koydu, bir de ilaç verdi. “Bir şey sorabilir miyim dedim” “Tabi buyurun” dedi. “Bu ciddi bir durum mu? Yani benim işim gereği çok korkutuyor bu hastalık beni, benim daha yazmam gereken 5 ayrı kitap var ve ben daha 3. kitabımın ortasındayım” dedim ve beklediğim korktuğum her yerde karşıma çıkan bu cevabı verdi bana, böylesine akıllı bir prof. doktordan böyle bir karşılık beklemezdim fakat oda yaptı bunu ”Hımm, demek yazarsınız” dedi. “Hayır yazar değilim” dedim. “E ama kitap yazanlar yazardır” dedi ve kırılma noktama bastı… Sert bir cevap vermem için yani diyeceklerimin ciddi olması için ismiyle hitap ederek cevap verecektim fakat ismini unutmuştum. Hemen etrafıma bakındım masanın önünde ki çerçeveli resmi gördüm, bir kadın elinde küçük bir çocuk, muhtemelen kızı çizmiş olmalı ki masasının baş ucuna koymuş. Resmin üzerinde; Yeliz ve Elmas yazıyordu, ismini öğrendiğime göre hemen çıkışlı bir ses tonu ile “Bakın Elmas hanım. Ben yazar değilim. Olamam zaten. Yazarlık çok zor bir mertebedir. Sizin düşünceniz ile her 3 5 satır bir şeyler yazan, güzel şiirler sözler yazan her kese yazar-şair denseydi vay memleketin haline o zaman hanım efendi lütfen o düşünceyi aklınızdan çıkartın, sizin gibi kültürlü bir profesörden hiç beklemediğim bir karışılık bu” dedim. Şaşırdı hiç bir şey anlamadı belli ki hiç bir yerde duymamış rastlamamış bu tür şeylere, belki de oda edebiyatı okullarda ki derslerde işlenen Türk Edebiyatı olarak görüyordur belki de o kesimdendir neyse ne. “Peki anladım. Mesleğiniz nedir acaba?” diye sordu.” Konu benim mesleğim değil kusura bakmayın. İyi günler.” dedim ve reçeteyi alıp çıktım.
24 Eylül 2015 Perşembe
Boşluğa doğru haykırış.
Bağırdı adam. “Yeter, bu nasıl bir hayat ulan” diye. Ardından garip bir şekilde Samatya eşlik etti. “Hayatı böyle yaşamaktan nefret ediyorum yeter” diye haykırdı oda. Onlar nerede miydi? Nereye mi bağırıyorlardı? Ava da, bir denize karşı bir uçuruma kusuyorlardı, normal de her zaman olduğu gibi adam motorunu çekerdi bir kenara, Samatya beklerdi onu adam haykırışını yapardı Samatya onu gizlice not almaya çalışırdı söylediklerini ve giderlerdi, adam bunu fark ederdi fakat belli etmezdi… Çünkü adam hiç bir zaman hiç bir yerde böylesine yüksek bağırmazdı çok sakin konuşurdu ve adam bu denli acılı isyankar ve hüzün dolu paragraflar savurmazdı bu uçurumdan başka bir yere. Bundandır Samatya’nın not almasını fakat gariptir ki bu kez Samatya adamın yanına yaklaştı, hava esiyordu deniz havası ikisinin de yüzüne vuruyordu. Samatya ona iyi geleceğini düşündü ve bağırmaya devam etti. “İnsanların kurduğu bu adi düzende dönen bu dünya da yaşamaktan bıktım artık, bir şeyleri fark etmekten bıktım artık, yaşam düzenimin şartlar imkanlar tarafından yönetilmesinden çok yoruldum, taşıyamıyorum artık, sevdiğim adamın kokusunu istediğim zaman çekemediğim için boynunda ki girintisine kedi gibi sırnaşamadığım için nefret ediyorum bu düzenden” dedi. Bunlar o kadar ağırdı ki bu kadar kısa bir paragraf bile kesinin kısılmasına yetti Samatya’nın. Adam ilk başta şaşırdı sonra Samatya’nın elinden tuttu gözlerine baktı ki bir yaş kendini bırakıverdi, muhtemelen Samatya’nın kontrolü dışında oldu bu, göz yaşını sildi yüzüne dokunda adeta kedi okşarcasına ve gözlerinin içine bakarak ”merak etme bu uçurumdan atlamamak için zor tutuyorsun kendini keza bende; fakat buradan atlamamak için bize yalvaran o kadar güzel günler var ki şu an kulağımın tınısına ulaştı hepsi ve unutma ki bir gün dünya bizim için de dönecek o gün geldiğin de en güzel çiçekler bize açacak en derin kitaplar bize kokacak kalemlerimizin tıraşı hazır olmuş olacak kağıtlar pürüzsüz olacak işte o gün ölmek yasak olacak… O günden sonra buraya gelebiliriz belki kendimizi uçurumdan bırakmak için uçmak istercesine…” dedi adam. Ve binip terk ettiler orayı hiç bir şey olmamış gibi.
16 Eylül 2015 Çarşamba
Ölüme giden çırpınış.
Ölümün soğukça soluklanmasını hissediyordum artık ensemde bu durum bedenim de bir yıkıma uğratmıştı beni, sırtımda ki yükler ile zaten kambur olarak devam ettiğim hayatım da, bu gün den sonra iyice çökmüş olarak devam edecektim bir zaman sonra yok olmuş olarak kalacaktım ve unutulacaktım, ilk önce bütün iletişim bağlantılarımı kesmeyi düşündüm, yaşantım zaten berbat iken dostlarımın hayat düzenini etkilemek istemezdim, 4 yıl aradan sonra elime zorla sıkıştırılan 1 aylık kullandığım bir türlü alışamadığım telefonumu zevkle kapattığımı söyleye bilirim önce ve ardından bütün iletişim adreslerimi sildim. Karma karışık olan okul hayatıma son verip banka hesabım da ki 571 liramı çekmiştim. 5 evreden oluşan ölümümde artık 3. evreye girdiğimi söylemişti doktor. Ve “Fakat korkup endişelenmene gerek yok bayılıp da ölebilirsin belki” demişti bu kadar net ve tereddütsüz 17 yıllık doktorumla gayet samimiydik fakat bu kadar çıkışlı ve sesi titreyen bir ifade ile söylemesini bende beklemiyordum, sanırsam yeraltı edebiyatı okuyordu onun verdiği rahatlık olmalıydı. Evet bütün iletişim bağlantılarımı infaz etmiştim. Yarın da gidip Feridun ağabeyden özür dileyip işten ayrılmamı söyleyecektim. Hatta belki de ona bir iyilik yapıp evden çıkmadan önce printer dan “yayın evi ve dergiye yazar aranıyor” ilanı çıkartıp götürebilirdim yanıma, benden sonra yayın evinin kapısına yada sokakta ki bir elektrik direğine belki de yayın evinin çevresinde ki meşe ağaçlarından birine yapıştırırdı o ilanı. Onu önüne koymak daha da açıklayıcı olabilirdi belki fakat bunu yaptığım için beni dövebilirdi de. Aslında ölüm evrelerine girmem değil de en kötüsü olan da bu durumumu Samatya'ya anlatma evresi olacaktı. Her zaman aktif halde hastalık durumumu sorardı zaten, bende “hava da kalın bir ipin üzerinde gayet güzel ilerliyorum” diye karşılık verirdim hep, bu sefer öyle olmayacak, bu sefer; “sevdiceğim, o ip artık çok inceldi ve ben sağ yada sola doğru düşmek üzereyim” diyeceğim galiba. Yarın iş hayatıma son verdikten sonra hastaneye gidip tedavi işlemlerini iptal ettiğimi söyleyeceğim sonra her gün Galata Kulesi ile yüz yüze bakan evimi en düşük fiyata satmaya gideceğim. Yapmam gereken son işler var son istekler var. Şu durumdayken. Bu aldığım radikal kararlar aslında gayet gerekli olan kararlar. O ipin üzerinde sürünerek cebelleşerek yürümektense ben o ipin üzerine nasıl oturup bekleyeceğimi tasarlıyorum sadece. Ve bunun için son hamlelerimi yapıyorum hayata karşı bu hamleler ilk defa benim istediğim gibi olacak her zaman şikayetçi olduğum şartların ve imkanların kontrolü dışında olacak ilk defa hatta ilk ve son olacak.
7 Eylül 2015 Pazartesi
Çürümeye ramak kalan hayat.
Çürümeye ramak kalan hayat.
Yine yazmaktan gözlerimin karardığı beynimin dünyada çalışmadığı başka bir boyuta girmiştim, sırtım masanı başında günlerce kalmaktan kambur haline dönüşmüş, ellerim ağrıdan titrer olmuştu her iki baş parmağımda ise nasırlar oluşmuştu bunu yeni fark ediyordum, gece yine karanlık, hiçbir zaman turuncuya dönüşmeyecek galiba, kafamı sol tarafa doğru çevirdim pencereye doğru baktım aylarca açılmayan pencereye ve onun önünde aylarca çekilmeye muhtaç beyaz renginden gri renge dönüşmüş perde vardı “ben sizi bu halinizle de seviyorum çocuklar” dedikten sonra önüme bakmıştım. Masam da 3 tane kupa bardak 2’si yarım kalmış çay 1’i ise su dolu ve hala içilmemişti muhtemelen çaylar 2 haftalık sudan hiç haberim yoktu, yazmaya devam etmiştim konu çoğunlukla olduğu gibi yine edebi tarzda varoluşsal insan psikolojisi ve birazda parçalanmış yeraltı edebiyatı, insanların hoşuna gitmeyecek tarzda yazılar yazdığımı biliyordum daha çok gerçekler üzerine yazılar yazdığımı da biliyordum ve yazmaya devam ediyordum; zaten 50 60 kişiden oluşan okuyucum varken ve onların hayatı da benim hayatıma benzer enkaz altı yaşam üzerine savaş verir iken bunlara dikkat etmem gereksiz olurdu çoğunluğun sevdiği liseli aşıklar konu başlıklı yazılar benim hayatın düzenine uyacak bir durum değildi ben ruhu merdümgiriz bir hal almış, yapacak onca şey varken hiç bir şey yapamayacak olan bir bireydim, fakat bu benim suçum değildi. Aylarca dışarı çıkmamış gün ışığından yoksun penceresini açmamış çürümeye ramak kalan bir odanın için de yaşamımı yazarak geçiren ve bunların en gereksiz kısımlarını yayınlayan işe yaramaz boş insanın tekiydim… Birden Samatya’nın sesi belirmişti kulağımda “ev çok havasız ben kesinlikle böyle duramazdım” demişti geçen aylardan birinde eve geldiği vakit. Kendimden gayet emin bir tavırla ayağa kalkıp ve hiç düşünmeden perdeyi hızla açmıştım gün ışığı karşıladı beni ardından pencerenin her iki panjurlarını iterek pencereyi açmıştım rüzgar sanki bu günü beklercesine odama saldırmaya başlamıştı düzenimi bozduğum için biraz rahatsız olmuş fakat Samatyam’ın verdiği cesaret aklıma geldiğinde hafif tebessüm almıştı yüzümü, ve evet asıl korktuğum şey başıma gelmişti, sandalyeme oturmuştum fakat sandalyeden kalkarak girdiğim boyuttan çıktığım için haliyle benimin fişi çekilmişti yazacaklarımı unutmuştum sandalyeden kalkarken aklıma getirmeliydim bu yaşta ağır unutkanlık çektiğim için kalkmamalıydım fakat onu bile unutmuştum. Evet bu durum da 1319. Sayfam yarım kalacaktı aslında konunun başını okusam belki gelebilirdi aklıma fakat üzerime ağır bir üşengeçlik çökmüştü (kesin Samatyadan kaptım bu üşengeçliği) ve kendime büyük bir ödül vererek artık organım haline gelen üzerimdekileri çıkartıp yeni bir şeyler giyecektim ve her zamanki banka gidip bir şeyler içecektim.
2 Eylül 2015 Çarşamba
Sen kimsin ?
Şimdi gün ışığına doğru ağlamamayı öğrendim, elbet gece tek başıma kaldığım vakit kurşun kalemin dibini gördükten sonra ki evrede de bir bir düşecek gözlerimde ki yaşlar intihar edercesine fakat, kulağımın tınısına doğru bir şarkı ilişecek “Of course we will be happy” elbette mutlu olacağız. Mutluluk hep önümüzden geçecek ama biz kafamızda dönen talihsizliklerden; hiçbir zaman o mutluluğa uğrayamayacağız, güleceğiz fakat gözlerimizin içi gülmeyecek, koşacağız fakat acıdan kaçarken başka bir hüzne kendimizi boğmaya varacağız. Biz kendimizi ne kadar iyi görsek de insanlar kendi içlerinde zaten bizi kendilerince iyi yada kötü bir kalıba sığdıracak ve bize hep o gözle bakacak. O zaman neden kendi karakterimizi karşımızda ki insana sergilemek beğendirmek zorundaymış gibi hissediyoruz, biz kendimizce ne kadar iyi olsak da yada kötü olsak da insanlar bizi kendi gözlerinde bir kalıba koyduktan sonra ne bu ego tatmin yarışı bu kelime neden her yerde dönüyor bir gün sizden; “benim egom senin egonu döver” cümlesini duysam hiç şaşırmayacağıma eminim… Eğer dış görünüşünüz iyi ise zaten karşınız da ki insan sizi hemen iyi bir kalıba koyacaktır ve ne yaparsanız yapın onda hep bir iyi gözükeceksiniz kötü biri olsanız bile o kötülüğünüz karşınızda ki insanda cool bir görünümde gözükecek yaptığınız her şeyi size yakıştırmaya başlayacak o kişide her zaman artı 1 krediniz olacak fakat dediğim gibi dış görünüşünüz iyi ise güzel veya yakışıklı iseniz karşınızda ki insanın istediği gibi biri iseniz şayet… Fakat dış görünüşünüz kötü ise siz ne yaparsanız yapın kötü biri de olsanız iyi biri de akıllı becerikli cool biri de olsanız karşınızda ki insan size bunları ister istemez yakıştıramayacak çünkü her insan karşısında ki insanı kendi için de bir kalıba sığdırır iyi veya kötü ve bunun üzerinden yürür bütün ilişkiler anlaşmalar iyi davranışlar kötü davranışlar bunun sonucunda çıkar zaten dolayısıyla o 5 kuruş bile vermeden savurduğunuz yargılarınızı yapmadan önce karşınızda ki insanı önce bir tanımaya çalışın ki bu insaniyet meselesi. Fakat unutmayın ki bu adil olmayan dünyada ne yaparsanız yapın iyi yada kötü, yaptığınız her neyse ona bakılmadan önce dış görünüşünüz yargılanacak ve ona göre muamele göreceksiniz ve maalesef ki dünyada ki bu sefil insanların çoğunluğu bu bakış açısı ile yaşıyor…
27 Ağustos 2015 Perşembe
Saçların
Saçların mesela dağınıklıktan da öte bir durumdaydı Samatya, için de acı besliyordu hüzün besliyordu özlem besliyordu, savurmazdın saçlarını dökülmesin kimse rahatsız olmasın yerinde diye ya serbest bırakırdın saçlarını beraat edercesine yada dağınık topuz ile bir araya getirirdin birlik habercisi verircesine; bence de sen tanrının varlığı üzerine en güzel kanıtlarından biriydin.
4 Ağustos 2015 Salı
Ruhlarımız sevişsin
Bir seni belledim artık şu zaman denen kavramın yanına mutluluğum, geleceğim diyerek. Sevmek deyince seni, duran kalbim senin sevginle notaların ritmine karışıyor. Bir kemanın solosuna takılır gibi sevdan kasıklarımda soluklanıyor, sırtımın kaburgalarına doğru can buluyor şu ruhum, ruhunun derinliklerine yayılarak. Ruhun, kalp kapakçıklarımın arasında kayboluyor iken savruluyor soluğun içimin yuvasına işte orada başlıyor kalp kapakçıklarımdan eşsiz melodilerin dinmeyen narin tınısı. Sırtında omurgan da ki boşluğa ilişiyorum sıcak nefesimi yukarı ensene doğru sürüklerken soğuk bedenin de ki hücrelerinin şükranlarını duyuyorum adeta baş kaldırırcasına, göçebe ruhun yönlendirir hücrelerini bedenlerimiz değil ruhlarımız sevişsin isterim zira bedenen hiç bir şeyi hissetmez duruma düştük artık bir şey gelmez oldu elimizden bundan sonrası için seni kaburgamın içine nasıl sokarım sana orada nasıl bir yaşam alanı sunarım bunun planları dahilinde düşüneceğim, Samatya.
1 Ağustos 2015 Cumartesi
Şah damarım.
hıçkırıklarım şah damarıma vuracak sen orada boynumun girintisinde acıdan ağlarken bende belli etmemek için içime atıcam rahatsız olma diye ama sen şah damarımın düzensiz atmasından anlayacaksın ki içimde katliamlar olduğunu Samatya.
13 Temmuz 2015 Pazartesi
9 Temmuz 2015 Perşembe
Zamanın eli değdi bize
Zaman tabi ki de hiç bir zaman önemli olmadı benim için bu güne kadar hiç ilgilenmedim hiç dikkatimi çekmedi bundan sonra da çekecek gibi gözükmüyor. Çünkü değişen pek fazla bir şey olmuyor o eskiden izlediğimiz siyah beyaz film zamanlarında da dünya aynı şekil de idi sadece zaman denen bu saçma kavramın rakamı artıyordu o kadar, 1967 yılında da gökyüzü aynı şekilde maviydi güneş aynı yerdeydi gece olunca aynı şekilde karanlık olurdu bu gün 2015'te de aynı şekilde oluyor aslında biz hep aynı gökyüzüne bakıyoruz hiç değişmemiş olan gökyüzüne, değişen tek şey şartlar oluyor mekanlar oluyor bazen insanlar oluyor ve asıl önemli olan da neye göre değişiyoruz zamanın verdiği avantaj ile iyi yönde mi değişiyoruz kötü yönde mi.
6 Temmuz 2015 Pazartesi
Hava güzel. Gelme
bilmiyorsun, iyi değilim ben, hiç iyi değilim. içimden trenler geçiyor, insanlar geçiyor, zamansa dışımda benim, akıp gidiyor. sen kalıyorsun. senin zamanın yok, trenlere sığmıyorsun, insanlara benzemiyorsun, öyle sıradan değilsin. herkes gidiyor, sen kalıyorsun.
ellerim kokmuyor, senin gibi kokardı eskiden..
buralarda bir yerlerde hayalin olmalıydı, bulamıyorum. kim yasakladı seni bana! tanrı mı? hayat mı? zaman mı? şartlar mı? insanlar mı?
her gün görmek seni, duymak sesini her gün.,ama kokun yok, ılık bir esintiye armağan olmuş, gidivermiş. ellerime, yüzüme, dudaklarıma sinen kokun yok, sen varsın, kokun yok! kokun yokken varlığının anlamı yok!
nefes almayı bıraktım, kokun dolmayacaksa içime..
dudaklarım çatlamış, yara bere içinde, kan kırmızı. dudaklarım dudaklarınla buluşmayalı.
olduğum yerde kalakaldım. ne bir adımlık ne bir saniyelik yol alabildim. ama bıraktığın yerdeyim bana dokunduğun gibiyim hiç değişmedim. ne demiştik başlarken, "merak etme hiç bir şey demedik"
elinin ucunda hatta avucunun içindeyim, gözünün gördüğü her yerdeyim. gel gör ki sen bana dokunduğundan beri öptüğünden beri baktığından beri, ben kendimi bulamıyorum.
küstüm desem değil, dünyaya küsebilecek kadar büyük değil yüreğim. sadece seni içime alabilecek kadar bedenim. ruhun kadar avuçlarım.
"hadi gel!" desem olmaz; gelsen hiç olmaz.
içimi dökmüyorum, içim dökülüyor pul pul.
daha beteri, yere düşenleri toplayınca daha derli toplu olmuyor hayat.
susuyorum, nefesini içime çekerek
kim oldun, hangi zamana saklandın?
her gece içimdeki bu sarsıntı yeryüzünü titretirken, sen hangi göğün mavisindesin?
"haberim var." de!
"haberim var halinden, gözlerimde yankılanıyor acıların, haberim var" de! yeter bana, gelmesen de olur..
ellerim kokmuyor, senin gibi kokardı eskiden..
buralarda bir yerlerde hayalin olmalıydı, bulamıyorum. kim yasakladı seni bana! tanrı mı? hayat mı? zaman mı? şartlar mı? insanlar mı?
her gün görmek seni, duymak sesini her gün.,ama kokun yok, ılık bir esintiye armağan olmuş, gidivermiş. ellerime, yüzüme, dudaklarıma sinen kokun yok, sen varsın, kokun yok! kokun yokken varlığının anlamı yok!
nefes almayı bıraktım, kokun dolmayacaksa içime..
dudaklarım çatlamış, yara bere içinde, kan kırmızı. dudaklarım dudaklarınla buluşmayalı.
olduğum yerde kalakaldım. ne bir adımlık ne bir saniyelik yol alabildim. ama bıraktığın yerdeyim bana dokunduğun gibiyim hiç değişmedim. ne demiştik başlarken, "merak etme hiç bir şey demedik"
elinin ucunda hatta avucunun içindeyim, gözünün gördüğü her yerdeyim. gel gör ki sen bana dokunduğundan beri öptüğünden beri baktığından beri, ben kendimi bulamıyorum.
küstüm desem değil, dünyaya küsebilecek kadar büyük değil yüreğim. sadece seni içime alabilecek kadar bedenim. ruhun kadar avuçlarım.
"hadi gel!" desem olmaz; gelsen hiç olmaz.
içimi dökmüyorum, içim dökülüyor pul pul.
daha beteri, yere düşenleri toplayınca daha derli toplu olmuyor hayat.
susuyorum, nefesini içime çekerek
kim oldun, hangi zamana saklandın?
her gece içimdeki bu sarsıntı yeryüzünü titretirken, sen hangi göğün mavisindesin?
"haberim var." de!
"haberim var halinden, gözlerimde yankılanıyor acıların, haberim var" de! yeter bana, gelmesen de olur..
28 Haziran 2015 Pazar
Şehvetinde Kayboluyorum
Kemiğime, kuruyan dudaklarının kabuğu değiyordu. Usulca kısıldı göz kapaklarım o gece. Sırtımın kaburgalarına değen soğuk parmak uçların, iç geçirtir muazzamlığında titretmişti bedenimi. Ahh diye bir iç geçirdim. Tenin tenime yaklaşıyordu yavaş yavaş. Daha da hissede duruyordum köprücüklerime değen soluğunu. Bedenim o an bir tek sana kenetlenmiş, soluğunun ardına saklanmış tutkunun eşiğindeydi. Parmak uçların vücudumun çıplaklığına kenetlenmiş iken yüzüme değen dağılmış saçların, kayboyduğumsa kokundu. Selüetin, loş ışığın ardından gülüşünü seyiriyordu, ruhuma. Tenimin muazzamlığına bürünmüş bedenin dudaklarımın sıcaklığına ilişen kasığında duraksadım. Nefesimin kenetlendiği bedenin kaybolduğu bedenimin çıplaklığında, boğuluyordum o gece eşsiz mükemmelliğine bulanmış bedeninde. Biz artık ruhları dans eden, bedenleri ise dibe batmış sonsuzluğun içinde yüzen, gözleri körelmiş sevdasına vurgun bedenleriz. Tek bedenin tutsağıyız. Ah aşık olduğum, ne muazzam bir şey sevdana vurgun olmak.
27 Haziran 2015 Cumartesi
Bir Adam
Adamın cebin de 1 dal sigarası kalmıştı, sardı yaktı ve yürüdü sol elini cebine koyarak. Bende merak ediyordum ne düşünecekti. Ne yapacaktı. Yürüyüş şekline baktı güldü ve “belirli bir tarz yok ki hayatta bu konu da” dedi “gelişi güzel yürür işte insan” dedi, ama neye yürür nereye yürür ve neden yürür o önemliydi benim için ve bu aylak adam nereye yürüyordu böyle ? Düşünmeye devam etti aşk hayatı epeyce karışıktı kararsızdı, seviyordu fakat çok sevmek yeterli değildi kafasını karıştıran hayat ile ilgili genel kişisel olarak detaylı sorunları vardı, sevdiği kadına mı gidiyordu yoksa her şeye rağmen olumsuzluklara şartlara imkanlara rağmen ben senin ile yokluk çekmeye de varım demeye mi? İşi yoktu çalışmıyordu/çalışamıyordu. Yoksa artık iş bulmaya kendini çalışmaya zorlamaya mı gidiyordu çevresinde ki insanların dilinden düşmek için. Sağlığı yerinde olmayan sürekli uyuyan koluna çantasını takıp sürekli yürüyen aylak adamın biriydi. Durdu duvarın dibinde, işin ironisi bu adamın sigarası neden bitmiyordu ? Yoksa bittiği halde içine çekme çabasında mıydı. İyi de hala yanıyor sigarası.. Evet sonun da durdu, çok yürüyordu belki de bu yüzden zayıf sıska idi. Ve şöyle dedi birden”Bazı şeylerin farkına vardıktan sonra onları dile getirdikten sonra isteseniz de hiç bir şey eskisi gibi olmuyor, iyisiyle kötüsüyle..” ve.”Ne yaparsak yapalım; İyi yada kötü bunları yargılamadan yorumlamadan önce dış görünüşümüze bakacaklar cünkü adi sistemin maalesef altın kuralı bu.” Bu kim ile konuşuyordu benimle konuşması imkansız.. ”Bu adam resmen sigarasıyla konuşuyor” diye söylenmeye başladım ve sesi mi duygu galiba bu sefer çünkü;”evet ben sigarasıyla öpüşen konuşan biriyim” diye söylenmeye başladı kendi kendine. Kalemini çıkarttı çantasından ve sırtını dayağını duvara döndü yazmaya başladı: Yetişecek bir yeri olayan insanlara daha çabuk yanaşıyor bedenim, rahatına düşkün olan insan makbuldür benim için. Kıyılara cam kenarlarına özenen, dar sokaklara nostaljiye analog’a zaafı olan insanlara zaafım oluyor.Çay sevene sözel sevene kural tanımayan değil de kural bilmek istemeyene; Sessiz ve sakin çığlıklara önem veren hayattan pek fazla beklentisi olmayan insanlara daha güzel eriyor aklım. Bilip susanlara zamanı dert etmeyenlere, yaraları kurumuş üstünde bandı durmayan insanlara daha çabuk yanaşıyor belki de kalbim..” Bunları yazdı bende anlamadım fakat yazdıktan sonra koşmaya başladı gözden kayboldu ve bu adam çok çirkin bir şekil de koşuyordu.
Mutlu Ol
İnsana sevmek yetmeliydi yeterliydi belki de insanlar öyle biliyordu öyle umuyordu sadece, ama doğru şu ki insan sevse de aşkından ölse de bazı şeyler rayına oturmuyor yeterli olmuyor sen her ne kadar ruhen duygusal boyutta hazır olsan da fiziken hazır olmadığının farkına varıyorsun, sonra etrafına bakıyorsun, kendine bakıyorsun, neler yaptım, ne yapıyorum, neler yapacağım, bir anda bunların çelişkisine düşüyorsun, şartlara bakıyorsun imkanlara bakıyorsun değerlendiriyorsun için de dönen pis kanı da bir yandan temizlemeye çalışıyorsun, aslında hiç biri değil. Sen bir kere mutsuzluğa alıştıysan huzursuzluğa alıştıysan hayatın da öyle gidiyor, sen her ne kadar değiştir meye çalış mutluluk şeridine geçmeye çalış yinede olmuyor çünkü insanın içine yerleşiyor beynine yerleşiyor kanına siniyor bir anda damarlarını kaplıyor düşüncelerin, dünya kadar düşünüyorsun; hani derler insanlar "yeter artık kafam doldu almıyor artık hiç bir şey" o sadece o an kafasına bir şey almak istemiyor bunun kararını veriyor çünkü insan beyni ve beyin gücünün sınırı yok ve yeri çok uzay hacmin de alanın var ve bunları mutsuzluk ile doldurmaya çalışırsan böyle devam eder çünkü hayatın böyledir dünya sana 17 yıl mutsuzluk olarak dönmüştür acılar pişmanlıklar göz yaşları bir kaç istisna gerçek kahkahalar o kadar. Sen huzursuzluk için de sürünmeye devam edersin sadece.
Farklı Olmak
Farklılıkları ile boy gösteren insanlar, farklı olmak için yola çıkan insanlar, bunu yaparsam şunu alırsam ondan farklı olurum bu beni ondan farklı kılar zihniyeti için de yaşayan her kesin unuttuğu bir şey vardı, aslın da korktukları ve sakındıkları tek şey sürüye uymamaktı onunla aynı olmamaktı yada ona özenmek istememek ama farkın da değillerdi ki insanların hep beraber yaptığı şeylere beraber kurdukları şeylere çoğunluğa uymak denirdi. Mert Caner ne güzel demiş bir tweetin de"Eskiden hippiler modaya uymamak için giyinirmiş, şimdi bi hippi eteğine 80 tl veriyorsunuz. Sistem, reddetmeyi bile ne güzel pazarlıyor."
Daha da ileri gidersek, aslında farklı olmak denen bir şeyi ve sürüye uymak denen kavramlarının aslında hiç olmadığı öyle bir şeyin olmadığı dünya da yaşadığımızı unutmuşlardı, farkın da olmadan bir birilerine uyuyorlardı haberiz yaşıyorlardı... Düşünmenin ne kadar zararlı olduğu kanıtlanmıştı. Düşünceyi durduramayacağımız da kanıtlanmıştı fakat bir şey vardı yine unutulan bir şey ? İnanın ben de bilmiyorum belki de alzheimer çektiğim için unuttum bende..
Daha da ileri gidersek, aslında farklı olmak denen bir şeyi ve sürüye uymak denen kavramlarının aslında hiç olmadığı öyle bir şeyin olmadığı dünya da yaşadığımızı unutmuşlardı, farkın da olmadan bir birilerine uyuyorlardı haberiz yaşıyorlardı... Düşünmenin ne kadar zararlı olduğu kanıtlanmıştı. Düşünceyi durduramayacağımız da kanıtlanmıştı fakat bir şey vardı yine unutulan bir şey ? İnanın ben de bilmiyorum belki de alzheimer çektiğim için unuttum bende..
26 Haziran 2015 Cuma
Bir dokunuşun hassasiyeti döküldü, omzuma. Bu, adamın ütopyasıydı. Parmak uçlarında, kurduğu. Usul usul bir nefesin muazzamlığı değiyor, köprücük kemiğin çukuruna. Bir dokunuşun, bin muazzamlığı sarsıyor bedenimi. Kuruyan dudakların, hissiyatıydı bu. Öptü. Nice ütopyalar kurdu dudak kıvrımın başladığı, köprücüklerimin bittiği yerde.
22 Haziran 2015 Pazartesi
Düşününce
Düşünmekten delirmeyi geçmiştim daha fazla durduramıyordum artık, kendimi meşgul etmek için onlarca yeni şey ile uğraştım 2 yıl boyunca kurslar işler hobiler hatta fobiler fakat düşünmeyi durduramıyordum, bu dünyevi bir iş değildi arabanın fren eylemi ile de olamazdı. Hiç bir şey işe yaramıyordu ta ki doktorun söylediklerine kadar. “Düşünceyi durduramazsın bu bir nesne değil yada başka bir şey; ya kafanı keseceksin, ya ağır ağır alzheimer çekeceksin yada içten içe daha çok kasvetlenip daha çok düşünüp derin düşüncelere girip daha çok kıvranıp sürünmeye kadar gideceksin” doğru mu söylüyordu gerçi Dostoyevski de bir eserin de “acıdan kurtulamıyorsanız ondan zevk almayı bilin” diyordu fakat ne kadar ciddi ne kadar doğru. Gerçekten yardımcı mı olmak istiyordu bilmiyorum fakat etrafım da ki onca insanın dediklerinin toplamı bile bu açıklamaya ulaşamazdı, çünkü yardım etmek için gerçekten anlamak için konuşmuyorlardı tavsiye vermek yol göstermiş gibi olmak tavrında konuşuyorlardı zaten insanın kendi yaşamadığı bir şey hakkın da ne kadar konuşabilir ne kadar yardımcı olabilir ki bunun için insanlardan yardım dilemiyorum beni anlamalarını hiç beklemiyordum zira ben anlayabilselerdi benden ne farkları kalırdı? Mümkün olduğunca uzak kalmaları onları lehine bir işti. Psikolog bunu yaşamış olabilir ama, çünkü normal bir psikolog görmedim hiç, zaten oraya kadar gelmek için bir parça delilik gerekirdi bence.. Bence her başarıda bir delilik payı vardır. Bir çok örneği de vardır. Düşünmenin delirmenin sonu başarı mıdır acaba? Fakat hayatım da hiç bir örneği yok bunun.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)



