21 Ekim 2015 Çarşamba

Böyle başlardı sevişme saatlerimiz.

Birbirinden pek memnun olmayan;
fakat birbirini çok seven bir çiftiz biz seninle Samatya
bu şimdiden belli ediyordu ilk 30 yılımızı
ve ruhumuzun ihtiyarlığını.
Mesela ben senin prensiplerinden nefret ederdim,
sen ise benim saflığımdan.
gel gör ki iş birbirimizi sevmeye gelince,
saatler sıfırlanırdı.
boyutlar değişir, şarkıların akışı kaybolurdu.
bizim mesai saatlerimiz 01:15 kalaydı seninle.
akrep 1'e yelkovan 15'e dayandığı vakit..
başlardı sevişmelerimiz.
ben belinden tutup kendime çekerdim seni.
sen omuzlarıma tutunurdun.
dünya seyrini değiştirirdi o an.
başlardı çalışma saatlerimiz.
sen işini çok iyi yapardın, ben her zaman ki aylak.
bana bir bakışın vardı mesela
en güzel o işi yapardın.
gözünü ilk kırpan kaybederdi, velev ki  ben.
işte o zaman işler kötüye giderdi.
alt dudağımın üzerine bir çıkışın vardı ki.
yüceliğini anlatmaya şahitler yetmez.
böyle idi bizim sevişmelerimiz,
fazlası göz çıkartır diye abartmazdık.
sonra yatağımız da devam etmeye giderdik.
yatak boyutu benim en sevdiğim andı.
konuşma kavramı başlardı çünkü orada.
bilirsin konuşmayı pek sevmem,
fakat konu sen isen...
sen bu işte kötüydün biraz.
yapından dolayı odunluğun öne çıkardı hemen.
fakat ben görmezden gelip;
kimsenin duysa da işitemeyeceği
anlasa da kavrayamayacağı.
hayranlık iltifatlarımı savururdum sana.
sende bana dokunarak verirdin cevaplarını.
mesela en güzel cevabın sarılmaydı ki.
neyse sorma gitsin.
çok güzel konuşurum bunu bende bilirim.
fakat senin sarılmalarına karşı kal gelirdi bana.
basiretim bağlanır.
bir den üzerime beton dökülmüşe bürünürdüm.
sonra uyurduk Samatyam.
çalışma saatlerimiz biterdi.
bende sabaha karşı anca çözülürüm beton halimden.

16 Ekim 2015 Cuma

Samatya benden gizli yazar.

Evden sabah 7′de çıktım işim vardı Balatta, erken kalktığım zamanlar da gün için de gergin oluyordum. Üstüne bir de yağmur yağmaya başlamıştı iyice sinirlerim bozulmuştu neyse ki işimi erken bitirdim eve doğru koştum, kapıya gelene kadar çantamın ilk gözünden anahtarı çıkartırdım her zaman fakat şu sıralar çantamın içi yoğun olduğundan anahtarı ilk arayışta bulamadım, iyice sinirlenmeye başladım çantamı talan ettim fakat anahtar hala yoktu içinde yüksek ihtimal evde unutmuştum zaten sabah 7′ de kalkmak bir mucize iken anahtarı evde unutmam pek büyük bir şey değildi hemen affettim kendimi. Samatya da kalırım diye çantamı yeniden düzenledim attım omzuma Samatya’nın evinin yoluna tutuldum. Tam elimi tokmak konumuna getirdim, bir gülümseme aldı birdenbire. Sonra kendim içeri girerek sürpriz yapmayı istedim belki de evde değildi hiç bir şeyi hesap etmeden düşünmeden girişmiştim bu işe fakat evde değilse de beklerim onu düşüncesi geldi aklıma ve olabildiğince ses çıkartmadan Samatya’nın bana kendi evinin verdiği yedek anahtarı çıkarttım ve kapının kilidine sessizce soktum, kapıyı açtım beni  Ken Hensley’in, Lady in Black  şarkısı karşıladı kendi odasından geliyordu muhtemelen. Çanta mı çıkarttım askılığa asmak istedim fakat ses çıkar diye yavaşta yere koydum sessiz adımlar ile ne yaptığını kontrol etmek için yavaş ve sessiz adımlar ile odasına doğru yaklaşıyordum. Neyse ki odasının kapısı cam çerçeveliydi ve ne yaptığını görebilecek durumdaydı, kafamı yavaşça çevirerek ve olabildiğince gözlerimi hareket ettirerek odanın içini süzmeye başladım. Sırasıyla odayı bölüm bölüm incelerken Samatya’ya takıldı gözüm. Ağlıyordu. Çalışma masasının üzerinde 5-6 yazılmış yıpranmış bitmiş defter, ve yanında küçükçe bir sandık onun içerisinde de yaklaşık 8-10 defter vardı tamamen yıpranmış içerisinde duruyorlardı öylece, gördüklerime inanamadım. Çünkü bunca yıl bunlardan bir haberdim ve hiç rastlamadım bu güne kadar. 

Samatya’nın önünde büyük kalınca bir defter, yanında asma kilidi olan bir defterdi ve göründüğü üzere daha 20 sayfa kadar bir şey yazmıştı, fakat ağlayarak yazıyordu. Hiç sesimi çıkartmadan ve kendimden hiç beklemediğim cambazlıklar ile gayet sessizce çantamı alıp çıktım.. En azından onu gizli yaptığı bir iş üzerinde yakalamak istemedim onu o duruma o mahçup yakalanmış bir yüz ifadesine sokmak istemedim. Eve de giremiyordum, arka mahalle de Barlar Sokağında arkadaşlarımın müzik eşliğinde takıldıkları sesler de geliyordu kulağıma fakat yanlarına gidersem kendimi tutamayıp ağır sarhoş bir halde bir yerde sızacağımı da biliyordum, yarın önemli bir görüşmem olduğu için Feridun abinin evine gitme kararı aldım bu gün onda kalıp belki de düştüğüm durumu bir nebze terapi tarzında Feridun abinin önüne kusmaya gidiyordum, günün yoğunluğu ve gerginliği hala omuzlarımdaydı derin bir iç çekerek “neyse” dedim ve Feridun abinin yolunu tuttum bu sefer.

9 Ekim 2015 Cuma

Düşüncelerin hep iyi yönde mi? O zaman gel buraya.

Türk olmayanlar gitse keşke diyorum kendi kendime...
Önce Ermeniler beğenmiyorlarsa terketsinler ama Balyan Ailesi’ni ve yaptıkları Çırağan Sarayı, Dolmabahçe Sarayı, Kuleli Askeri Mektebi, Selimiye Kışlası, Gümüşsuyu Askeri Hastanesi, Malta Köşkü ve Bezmiálem Valide Sultan Camii, Ortaköy Camii, Hamidiye Camii, Pertevniyal Valide Sultan Camii ve daha nice dünyanın hayranlıkla izlediği mimarilerini de alsınlar giderken…
Ve Ermeniler giderken kesinlikle Adile Naşit’i götürsünler istiyorum…Onno Tunç’u, usta Ara Güler’i, Ayhan Işık’ı da alsınlar. Cem Karaca da şarkılarını alıp gitmeli ki tam olsun. BİZ den başkası kalmasın…Tiyatronun kurucusu Agop Vartiyan’ı (Güllü Agop) ve ilk opera topluluğunu kuran, ilk operetimiz Dikran Çuhacıyan’ı vs vs vs unutmasınlar. Ermeniler hepsini alıp gitseler keşke diyorum.
Bizim bir tanemiz dünyaya bedeldir.. sadece BİZ ler kalalım.
Rumlar da gitsin istiyorum. Giderken mutlaka o güzel cumbalı ahşap evleri, hayranlıkla izlediğimiz, hiçbirimizin estetikden anlayabilip köyümüzde falan yapmayı bile denemediği, şehirlilerin ise “Ah bir tane satın alabilsek” diye hayal ettiği Rum taş evlerini ve arnavut kaldırımlarını da götürsünler istiyorum. Koca Mimar Sinan’ı .. Ve Selanik türküsünü, o güzel Rum meyhanelerini ve hep içtiğimiz rakıyı da alıp gitmeliler. Kim neyi varsa alsın da gitsin.
Kürtler Yaşar Kemal’i, Ahmed Arif’i, İsmet İnönü’yü, Bülent Ecevit’i, halayları, halk oyunlarını, ağıtlarını, şarkılarını… Deniz Gezmiş’i, Yılmaz Güney’i, Ahmet Kaya’yı, Erol Taş’ı ve Teoman’ı…Ne bileyim işte bütün profesörlerini, öğretmenlerini, kara cahilini vs. alıp da gitmeli.
Araplar Battal Gazi’yi, kebaplarını ve tavlalarını..
Bulgarlar şarkılarını türkülerini, “Ayletme beni”yi, “Arda boyları”nı, damat halayını, şarkıcı Ciguli’yi:) ve akıtmalarını, börek çöreklerini, tatlı bozalarını…taklitleri yapılan komik aksanlarını, Naim Süleymanoğlu’nu ve Sabahattin Ali’yi…alıp da gitmeli.
Çerkesler de terketmeli burayı…Ama terkederken Yeşilçam’dan Türkan Şoray’ı, Türk edebiyatının içinden ise Ömer Seyfettin’i çekip alsınlar istiyorum. Nazım Hikmet Ran ve isterlerse Çerkes Etem’i de götürsünler giderken…
Lazlar fıkralarını, takalarını, horonu, hamsiyi, muhlamayı ve Topal Osman’ı hatta Kazım Koyuncu’yu…Süryaniler ise kaburga dolmalarını, içli köftelerini, şaraplarını, Coskun Sabah’ı ve Anılar şarkısını da alabilmeli giderken mesela…
Romanlar çingeneler toplasın sazlarını, çadırlarını, Neşet Ertaş’ı ve türkülerini de götürsünler istiyorum giderken.
Aynı ırkımız, dilimiz ve dinimizle bir tek BİZ kalalım istiyorum.
Sonra birbirimize bakalım uzuun uzun…
Ve soralım istiyorum.
BİZ kimiz? diye.
V. Doğan Kayıkçı

6 Ekim 2015 Salı

Sayfa: 244

Samatya ile benim evimde oturuyorduk, ben kendi köşemde daktiloyu tıkırdatıyordum, o 813. kitabını okuyordu, muhtemelen 128. sayfadaydı. Samatya'ya şöyle bir döndüm baktım ve “Rahatsız oluyor musun daktilonun seslerinden” dedim. Oda “Hayır kitabımın içine dalıyorum, bazen sana bakacak olsam da o kadar güzel çalışıyorsun ki daktilonun seslerine takılmıyorum bile” dedi. Samatya çok güzel kitap okurdu, hayır bu söylediğim sizi yanıltmasın sesli olarak değil, uzaktan harikulade görünürdü kitap okurken tamamen dış dünyadan kopardı ve hiç abartısız söyleye bilirim bu kadın hayatım da en çok kitap okuyan insanların başında gelirdi, tartışmasız çok zeki bir kadındı öyle ki; bir zamanlar artık ona yeni bir şeylerden bahsetmekten vazgeçmiştim artık, çünkü her defasında şevkimi kırıyordu hevesimi heyecanımı kırıyordu, çünkü onca karışıklık onca yoğunluk arasında her şeyden haberi oluyordu ne söylesem ne anlatsam “Ben bunu bir yerde okumuştum, yada izlemiştim, yada ben bunu önceden biliyordum cevaplarını verirdi tamamen keyfim kaçardı.

"Peki, bende sana bir şey sormak isterim” dedi. “Tabi sor” dedim. İşaret parmağımı virgüle basarak beklettim yazımı.

“Peki, sen 2 tane şaheser kitap yazmış 3.‘ncüyü de ortalamış biri olarak. Neden hala bunları yayınlatmayı düşünmüyorsun? Biliyorum bu konuyu daha önce konuşmuştuk, fakat sen "işlerim var yoğunum, param da yok yayınlamak için, çevrem tanıdıklarım ailem tarafından çok kötü karşılanır sonra yayımlatıcım.” demiştin ama geçen gün seni ATM’den para çekerken gördüm paran var demek ki, ailevi sorunların git gide çığ gibi büyüyor. Akrabalarının canı cehenneme zaten. Çevrenle de eskisi gibi sık görüşmüyorsun… 1 sene geçti aradan be adam neden yayımlamıyorsun şunları hala.” Dedi. İlk cevabım: “Sen dışarı da beni mi takip ediyorsun” oldu. Sonra devam ettirdim. “Arkadaşımın hesabından borç para çekmiştim birkaç işimi halletmek için” dedim. Ve bu diyalog tartışmayla devam edecek gibi gözüküyordu, daktiloyu şöyle bir kenara çektim, masam da ona doğru döndüm ve sesimi biraz daha yükselterek devam ettim…

“Bak güzel kedim, bu konuyu daha önce de konuştuk seninle ama belki şimdi söyleyeceklerim daha çok açıklık getirecek bu kitabı yayınlama saçmalığına. Ben kitaplarımı yayınlamak istemiyorum, en azından şimdilik istemiyorum, çünkü buna hazır değilim, ki çevrem ailem de buna hazır değil keza beni tanımayan insanlar da buna hazır değil çünkü bir sürü yeni kitap çıkartanlar oldu ve hepsi de genç son 5 yılda bir sürü yeni “sözde yazar” insanlar girdi edebiyat dünyasına, bu durum beni olası bir derecede rahatsız ediyor, hiç hak etmedikleri halde yoğun ilgiler görüyorlar yazıları da açıkçası çok klişe ve günlük tarzında yazılar bunun için yayınlamak istemiyorum böyle bir karışıklık içerisinde.” Umarım Samatya’yı böyle kandırabilmişimdir bu dediklerim ile.

“Hımm anlıyorum seni.” Dedi tam bir şey söyleyecektim devam etti söyleyeceklerine. “Bak, şunu bilmeni istiyorum, sen korkaksın. İstediğin ilgiyi göremeyeceksin diye korkuyorsun. Kendimi övmekten nefret ederim fakat benim kadar çok kitap okuyan bir kadın sana; “yazdıkların harika ve bu kitapları insanları görmesi okuması lazım” diyorsa sen iyi bir yazarsın demektir bu biliyorum sana yazar denilmesinden nefret edersin fakat bu böyle sevgilim ve de şunu unutmanı istemiyorum, o son 5 yılda çıkan yeni yazarların hiç hak etmediği halde gördükleri ilgiyi sana hemen açıklayayım. Ben geçen günlerde evde canım sıkıldı açtım bilgisayarı yeni çıkan bütün yazarları araştırdım inceledim ilk yazılarına kadar sosyal medya hesaplarını ilk açtıkları zamanlara kadar inceledim ve ne buldum biliyor musun? Senin o her zaman sakındığın asla öyle şeyler yapmam dediğin şeyleri yapmış hepsi ve bence onlar öyle şeyler yaptıkları için şu an yoğun ilgiler görüyorlar; hepsi zamanın da her kese yalvarmış yazılarımı beğenin okuyun diye? Hepsi zamanın da bir sürü reklamlar yapmışlar bir sürü dikkat çekme çabalarına girmişler bu tür işlerin içine daha yeni yeni girecekken. Ve sen o kadar kendini beğenmiş ukala birisin ki sen hiçbir zaman dikkat çekme çabasında olmadığın için hiç kimseye yazılarını paylaşması için reklam verdirtmediğin için böyle bu haldesin, bunun için keşfedilmiyorsun yazıların ilgi görmüyor seni kimse tanımıyor.” Samatya yine yapmıştı yapacağını beni sözleriyle yerden yere vurup üstümü çiğnemişti yine.

Evet haklıydı fakat yapacak bir şey yoktu. Ben bu dünyaya bu şekilde girdim madem her kes o tür şeylere bulaşmış o zaman bende bu işler de ilk istisna olurum. Samatya’yı hiç beklemediği bir yerden vuracağım bu sefer.

“Samatya yazılarımı aktif bir şekilde okuyan kişi sayısı 50-60 kişiden ibaret ve 3 yıl içinde toplam 16 tebrik mesajı geldi bana mail yolu ile ben bu rakamlar için de ne kadar yükselebilirim? Ha birde… Ne yaparsak yapalım; iyi ya da kötü bunları yargılamadan yorumlamadan önce dış görünüşümüze bakacaklar adi sistemin maalesef altın kuralı bu. Aslında bir arkadaşıma yazılarımı devrederek yayınlaya bilirim kitaplarımı böylelikle o şatafatlı dünyaya hiç girmemiş olurum kalabalıktan uzak olmuş olurum ve tam da istediğin gibi sadece yazılarımın okunmasını farkına varılmasını istediğim gibi olmuş olur üstelik yakışıklı çocuk dış görünüşünden de kazanır.” Dedim gözleri açıldı sinirlendi. Bağırmaya başladı.

“Yahu nasıl böyle bir şey düşünürsün be adam onlar senin yazıların senin emeklerin nasıl o güzellikleri hiç düşünmeden bir başkasının ismini altına yazarak yayınlama düşüncesine girebilirsin. Lanet olsun tamam kahretsin tama, ben alıyorum bu sorumluluğu üzerime ben kendi adıma yayınlayacağım o kitapları ve şunu bil oradan kazandığım paralar ile sana 1 kuruş vermeyeceğim anladın mı seni ukala huysuz aptal.”

Samatya çok kızdı, fakat çok güzel bir fikir vermişti bana ki haklıydı, üstelik o bir kadın. Edebiyat dünyasında her ne kadar erkeklerin sayısı ağır bassa da kadınların okunma avantajı daha çok var böylelikle yazılarım her kese ulaşmış olurdu, ona gülerek ve geniş bir rahatlık ile cevap verdim. “Ah be kadın, derdim para olsaydı 5 yıldır ağzıma kebap girmemişti dün arkadaşımdan aldığım borç para ile kendime kebap ısmarlardım bu arada güzel fikir katılıyorum sana öyle yapalım” dedim. Verdiğim cevap gayet iç gıcıklayıcıydı, ki sinir de oldu elinde ki kitabı bana fırlattı bu ikimizin de gülmesine yeterliydi. Kitabı hava da tuttum ve şunları ekledim konuşmalarıma. “Bak bu senin 813. kitabın 1 ay içerisin de bitiremeyişine şaşırdım doğrusu, sen kitaplarını kapattığın zaman köşelerini de kıvırmazsın bak unuttun şimdi hangi sayfa da olduğunu, ama ben boşuna mı buradayım hemen söyleyeyim 128. sayfadasın Samatyacığım al bakalım kitabını” dedim. Az önce benim ona söylediğim gibi oda benim taklidimi yaparak “Sen beni mi takip ediyorsun” dedi ve devam etti. “Merak etme bay çok görücez, senin gibi genç yaşta alzaymır çekmiyorum kitaplarım da hangi sayfada kaldığımı gayet iyi hatırlayabilirim.” Dedi fakat bu kadının bu tür gelişine vuruşlarına bayılıyordum.

Güldüm tartışma orada bitmişti masama doğru döndüm daktiloyu kendime doğru çektim fakat şimdi de yazacaklarımı unutmuştum ve bu durumdan nefret ediyordum. “Kahretsin! Ne yazacağımı unuttum be kadın senin şu açtığım saçma bunaltıcı konu yüzünden” dedim. Ardından Samatya bunu duyar duymaz gülerek yatak odasına doğru kaçtı peşinden takip ettim hemen ve bu kadın çok komik koşuyordu benim kadar olmasa da..

1 Ekim 2015 Perşembe

Bölüm - 318

Telefonun sesiyle uyandım. Arayan Samatya, uykulu bir ses tonu ile açtım telefonu “efendim güzel gözlüm” diyerek. Samatya’nın sesi kötü geliyordu, “gelsene bana, çay içeriz konuşuruz biraz “ dedi. Yataktan doğruldum “Peki geliyorum” dedim, yine akşamdan kalma kıyafetlerimle yatmışım kim bilir nasıl bir gece geçirmişim değil mi, kim bilir… Tam kapıdan çıkarken telefon bir daha çaldı, Samatya gelirken bir şey isteyecek galiba diyerek çıkarttım cebimden. Psikologum arıyordu. Açtım.

“İyi günler, Dilara hanım nasılsın bu gün” diyerek açtım telefonu. Sakin huzur veren sesiyle; “İyiyim sağol, sana da iyi günler” dedi. Ardından devam etti hiç kesmeden konuşmasını;” Yahu şunun için aradım seni, ne yaptın unutkanlığını? Bir görün demiştim ne olur ne olmaz diye” dedi. “Ha unutmuşum ya kusura bakma, giderim bir ara” dedim. Çünkü uzatmak istemiyordum Samatya’ya geç kalıyordum, “Sana kalsa gitmezsin, yaz şu numarayı benim nörolog bir tanıdığım var sana randevu ayarladım bu gün, hemen şimdi git seni bekliyor” dedi. Bir şey demeden kapattı, Samatya’yı aradım” Sevgilim ben biraz gecikicem akşam uğrarım sana, bu psikolog bozuntusu bana nörolog bir arkadaşına randevu ayarlamış gitmem lazım” dedim, mahçub bir ses ile, “Ha yok git git iyi olur hatta sürekli erteliyorsun şu unutkanlık mevzusunu akşam görüşürüz” dedi kapattı. Hala kötü geliyordu sesi… Prof. Dr. Elmas Yıldız yazıyordu beyaz kapının üstünde ki kağıtta, bu olmalıydı ki kapıyı çaldım girdim. “Merhaba beni Dilara hanım yönlendirdi size haberiniz varmış sanırım” diyerek selamladım. “Hayır Dilarayı tanırım yakın arkadaşım fakat haberim yok” dedi, psikoloğumun güzel oyununa hoş geldim. “Neyse buyurun oturun” diyerek arkadaşını kırmak istemedi beni kabul etti, “Şikayetiniz nedir?” diye sordu. “Aşırı derece de unutkanlık” dedim, “Nasıl yani, mesela örneklendirir misiniz?” diyerek anlaması için yardım istedi.

“Mesela şöyle bir örnek üzerinden gideyim; ben böbrek hastasıyım. Bundan 1 ay önce hastaneye yattım küçük bir enfeksiyon kaptım 1 hafta yatacaktım, yattığım günler sırasında çok garip unutkanlıklar yaşadım. Mesela tuvalete giderdim, serum şişesine idrarımı boşaltmam lazımdı her gün, onu orada ölçerdim ve ölçtüğüm sayıyı kağıda yazmam gerekirdi ne kadar miktarda idrar çıkıyor diye doktorun bana verdiği bir tedavi şekliydi bu. Ben seruma idrarımı boşaltırdım bakardım kaç cc gelmiş örnek: 300cc bunu aklımda tutardım ve idrarı şişenin içinden boşaltırdım şişenin içini yıkardım lavabonun önüne koyardım ellerimi yıkardım ve şişeyi almadan çıkardım? Daha ironik tarafı ise hiç bir şey olmamış gibi yatağıma yatmaya devam ederdim idrar miktarını ölçtüğüm rakamı da unuturdum onun yanı sıra o amaçla tuvalete gittiğimi de unuturdum? bunu 3 gün üst üste hiç abartısız yaptım ve oda arkadaşlarıma artık dalga konusu oldum bak yine unutmuş elinde şişesi yok diye gülerlerdi ben gerçekten bu durumumdan iyice korkmaya başladım ve oda arkadaşlarıma onlarda ciddiye almasın diye şaka yaptığımı 1 kez olur 2. kez şaka olur dedim ve dalga konusunu ilerletmeye çalıştım.” Yüzüme soru işareti mimiğini ekleyerek doktorun yüzüne doğru baktım.

“Hımm anladım” dedi. “Kusura bakmayın klişe unutkanlıklarla örnek vermek istemedim bu tür şeyler oluyorsa klişeleri siz türetirsiniz aklınızdan” dedim. Saçma ismini telaffuz edemediğim bir tanı koydu, bir de ilaç verdi. “Bir şey sorabilir miyim dedim” “Tabi buyurun” dedi. “Bu ciddi bir durum mu? Yani benim işim gereği çok korkutuyor bu hastalık beni, benim daha yazmam gereken 5 ayrı kitap var ve ben daha 3. kitabımın ortasındayım” dedim ve beklediğim korktuğum her yerde karşıma çıkan bu cevabı verdi bana, böylesine akıllı bir prof. doktordan böyle bir karşılık beklemezdim fakat oda yaptı bunu ”Hımm, demek yazarsınız” dedi. “Hayır yazar değilim” dedim. “E ama kitap yazanlar yazardır” dedi ve kırılma noktama bastı… Sert bir cevap vermem için yani diyeceklerimin ciddi olması için ismiyle hitap ederek cevap verecektim fakat ismini unutmuştum. Hemen etrafıma bakındım masanın önünde ki çerçeveli resmi gördüm, bir kadın elinde küçük bir çocuk, muhtemelen kızı çizmiş olmalı ki masasının baş ucuna koymuş. Resmin üzerinde; Yeliz ve Elmas yazıyordu, ismini öğrendiğime göre hemen çıkışlı bir ses tonu ile “Bakın Elmas hanım. Ben yazar değilim. Olamam zaten. Yazarlık çok zor bir mertebedir. Sizin düşünceniz ile her 3 5 satır bir şeyler yazan, güzel şiirler sözler yazan her kese yazar-şair denseydi vay memleketin haline o zaman hanım efendi lütfen o düşünceyi aklınızdan çıkartın, sizin gibi kültürlü bir profesörden hiç beklemediğim bir karışılık bu” dedim. Şaşırdı hiç bir şey anlamadı belli ki hiç bir yerde duymamış rastlamamış bu tür şeylere, belki de oda edebiyatı okullarda ki derslerde işlenen Türk Edebiyatı olarak görüyordur belki de o kesimdendir neyse ne. “Peki anladım. Mesleğiniz nedir acaba?” diye sordu.” Konu benim mesleğim değil kusura bakmayın. İyi günler.” dedim ve reçeteyi alıp çıktım.