Gece vaktiydi, mevsimlerden sonbahar. Genç kadın sağlı sollu eğlence mekânlarının olduğu o dar sokakta yavaş adımlarla yürürken dükkânlardan birinin önünde durdu. Kucağında bir şey taşıyordu, vazoya benzer bir kap belki biraz daha büyük.
Bir dükkânın önünde durdu ve öylece baktı bir süre, daha sonra kucağında taşıdığı vazoya daldırdı elini yavaşça ve avucuna aldığı bir parça külü saçtı etrafa, gözleri dolar gibi oldu bir an ama o öyle ulu orta ağlamayacak kadar da güçlüydü. Ya da öyle görünmeye çalışıyordu. Bir süre daha boş gözlerle baktıktan sonra etrafa, geldiği yöne doğru tekrar yürüdü ve bir süre sonra gözden kayboldu.
Yürüdü bir hayli, bitkin görünüyordu. Sanki yıllardır hiç durmadan öylece yürümüşçesine yorgundu. O bankın önünde durdu, ayağının altından dünya çekilmişçesine bir hareketle kendini bankın üzerine bıraktı. Yine aynı şekilde elini daldırdığı vazodan bir parça daha külü öylece saçtı etrafına.
Oturduğu yerde elindeki vazoyla konuşur gibi söylenmeye başladı.
-Böyle mi olmalıydı, söylesene bana böyle mi olmalıydı?
Daha bir kaç gün öncesine kadar sesini bile duyduğunda içinde kelebekler uçuşturan adam şimdi bir kül yığını halinde elindeki vazonun içine koyulmuştu ve onun kucağındaydı. Güzel günleri, şen kahkahaları, gelecek hayalleri her şey ama her şey şimdi bir kül yığınından ibaretti. Geriye kalan hepsi buydu.
O böyle istemişti, yakılarak küllerinin çocukluğunun, gençliğinin geçtiği ve aşkının ilk filiz verdiği yerlere saçılmasını söylemişti. Çünkü toprak altında öyle durmak yerine, her bir zerresinin ait olduğu sokaklara saçılması demek onun YOK olmaması demekti, o hep oralarda olacaktı. Adım adım severek gezdiği şehri, parkları bulacaktı bir şekilde ondan bir parça ve o hep var olacaktı.
İyi ya da kötü yaşadığımız ve yaşattığımız her bir anı ile var olacağız.

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Gereksiz eleştiri gizli hayranlıktır çekememezliktir.